Alıntı

5 Güç Modeli

Michael Porter ve 5 Güç Modeli

Michael Porter, (1947) Harvard Üniversitesi Ekonomi ve Yönetim Bilimleri profesörüdür. Bunun yanı sıra Strateji ve Rekabetçilik Enstitüsü Başkanlığı yapmaktadır. Bölgesel kümelenme ile rekabet avantajlarının meydana getirilmesi teorisinin sahibidir.

Kısaca kariyerinden de anlaşılacağı gibi Porter; işletme ve pazarlama dalında uzman birisidir. Beş güç modeli de işletme üzerine yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya koyduğu ve hala yüksek derecede geçerliliğini koruyan kavramlardır. Kısaca bunlardan bahsedecek olursak:

1. Firmaların kendi aralarındaki rekabet:

Yatırım yaptığımız ya da yapmayı planladığımız iş sahasında aktif olarak iş yapan diğer firmaların mevcut durumlarının değerlendirilmesi,işe giriş çıkış girdilerinin hesaplanması, sektörel gelişim gibi konuları içinde bulunduran maddedir.

Yani iş yapmak istediğimiz sektörde aktif olarak çalışan diğer firmalarla rekabet edebilecek düzeyde miyiz? İşi bir pasta gibi düşünürsek bu pastadan ne kadar pay sahibi olabileceğimizin hesaplanması işine rekabet analizi denir. Ayrıca işe giriş çıkış maliyeti de rekabet analizi maddesi altında incelenen bir diğer konudur. İşe giriş çıkış maliyetini açıklamak gerekirse; Eğer her sabah fırından simit alıp sokakları dolaşarak satarsanız sizin ihtiyaç duyduğunuz tek şey bir tepsidir. Yatırım için harcadığınız tutar düşük olduğu için bu işi bırakmak istediğinizde bir tepsi feda etmiş olursunuz. Lakin bir otel açmayı düşünürseniz işten çıkmak istediğinizde ise bir oteli feda etme riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Sonuç solarak yatırıma harcadığınız miktar arttıkça çıkış ihtimalinizde buna paralel olarak azalacaktır.

Rekabet analizinin içinde incelenmesi gereken noktalardan biri de; pazarın yoğunluğudur. Eğer pazar payı o sektörde iş yapan firmalar için yüzde 1 ve yüzde 10 arasında ise üst derece bir yoğunluk söz konusudur ve pazar payı küçük rekabet oldukça yüksektir. Eğer bunun tersi durumda bir firma pazar payının yüzde 30 ‘unu elinde bulunduruyorsa pazar payı ve yoğunluk büyük olur. Bu da beraberinde iyi bir stratejiyle büyük paylar alabileceğimiz anlamına gelir.

Rekabet içinde incelenecek bir diğer madde ise sektörün senelik gelişmesidir. Büyüme ne kadar fazla olursa o işe yatırım yapan firmalar o kadar çok olacak ve bu da beraberinde rekabeti ateşleyecektir. Marka kimliği rekabet analizinde yadsınamayacak özelliklere sahip bir maddedir ki açıklamak gerekirse; aktif olduğunuz sektörde markanız müşteri tarafından beğeni kazandıysa diğer yapacağınız işler için iyi bir referans olacaktır.

Rekabet analizinin bir diğer maddesi ise ürün çeşitliliğidir. Ürün çeşitliliği kavramını incelediğimizde aktif olduğumuz alanda rakiplerimizden farklı olarak yaptığımız işler söz konusudur. Örneğin bir telefon üreticisi iseniz mesaj atılan konuşulan hatta günümüzde görüntülü konuşma internet yada bunun gibi birçok özelliğe sahip yüzlerce model telefon üretilmekte lakin bunlara ek su geçirmeyen telefon da üretildi. Şu da olabilir ”1 yıl” şarj süresine sahip telefon işte başka bir firma sizin bu ürününüzü yakalayana kadar siz rakiplerinize fark atmış olursunuz.

2. İkame Malların Tehdidi (Alternatif Ürünlerin Tehdidi):

İkame mal ürettiğimiz ürünün yerine kullanılabilen ürünleri kapsar. Bu modeli incelerken kendimize bir ürün seçelim örneğin ben masaüstü bilgisayar üreticisi bir firmayım ve rakibimi dizüstü bilgisayar üreticisi bir firma olarak seçiyorum. Bu durumu inceleyecek olursak: Müşteri benim ürünümü mü alıyor yoksa rakip firmanın ürününü mü ? Müşteri rakip firmayı tercih ediyorsa alternatif ürün tehdidi üst seviyededir. Alternatif ürün benim ürünümden ucuzsa fiyat performansı yüksektir ve alıcı açısından daha uygundur.

3. Tedarikçilerin Pazara Olan Hakimiyetleri: Mesela bir market işletiyorum ve ürünlerimi bir toptancıdan alıyorum eğer toptancımın çok sayıda rakibi varsa bana aynı ürünleri sunan ya da ikame ürünleri sunan başka temin ediciler varsa bu tedarikçimin gücünü azaltır ve beni güçlü duruma getirir. Tedarikçim bana ürün farklılığı sağlıyorsa bu da tedarikçimin bana güç katmasını sağlar.

Tedarikçiler ile ilgili bir diğer durum ise: ileri ve geri birleşme sistemidir. İleri birleşme ; eğer tedarikçim bana ürün sağlayan bir toptancı iken aynı zamanda kendi ürünlerini satışa çıkardığı bir market açarsa bu ileri birleşme hareketidir.

Geri birleşme: Ben bir market işletiyorum ve tedarikçiden aldığım ürünün İkamesini yada aynısını üretmeye başlarsam bu da geri birleşme olur. Market sahibi olarak düşündüğümde ileri birleşme tedarikçiyi geri birleşme ise beni güçlendirir.

4. Alıcıların gücü: Üretilen ürünün ne kadar satılabileceğinin hesaplanması belki de bu maddenin en önemli hususudur. Eğer bir tv üreticisi isem ben aynı ürünü tek seferde 1000 tane satabilirken perakende satış yapan firmalar herkese 1 tane satabilirler. Bu da müşteri miktarı olarak açıklanabilir. Tv üreticisi iken müşteri gücüm yüksek lakin perakende satıcı için bana göre müşteri gücü düşüktür.

Müşterinin ürün hakkında ki bilgisi: Müşteri ürünümü alırken onu ne kadar tanıyor? artı ve eksilerine ne kadar hakim? piyasa içinde ki diğer ürünleri ne kadar tanıyor? sorularının cevabını içinde bulunduran maddedir. Müşteri benim ürünümü ve rakip ürünleri ne kadar iyi tanırsa o kadar güçlü duruma geçer.

Fiyat hassasiyeti: Bir ürünün fiyatı arttığında müşteri onu almaktan vazgeçiyorsa burada fiyat hassasiyetinden bahsedilebilir. Bu durum müşterinin firma karşısında güçlülüğünü sergiler.

5. Giriş Engeli :

Ülkesel yönetim politikaları eğer benim sektöre girmemi zorlaştırıyorsa sıkı vergiler ve benzeri ekstra maliyetlerle beni zorluyorsa burada giriş engelinden bahsedilebilir. Bir başka giriş engeli ise Ekonomik ölçüdür eğer rakip firma ile aynı ürünü daha ucuza üretiyorsam ekonomik olarak daha güçlü olduğumu kanıtlarım.

Dağıtım erişimi bu konu altında incelenebilecek bir başka önemli maddedir. Eğer bir firma ürününü rahat olarak her yerde satışa sunabiliyorsa bunu diğer firmalar da kolaylıkla yapacaktır ve bu durum giriş engelini düşürür.

Reklamlar

Alıntı

Arap Baharı Nedir ?

Arap Baharı Nedir?

PERŞEMBE, 14 HAZIRAN 2012 03:06

Arap Baharı Kuzey Afrika ülkeleri ve Ortadoğu ülkelerinde gerçekleşen devrim niteliğindeki verilen isimdir. Bu devrimlerin bahar diye adlandırmasının nedeni yüzyıllardır süregelen Arap ülkelerindeki diktatöryel rejimlere halkın isyan etmesidir. Bu isyanların temelinde diktatöryel rejimlerin yanı sıra işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü ve kötü yaşam koşulları vardır.

İlk isyan 17 Aralık 2010’da Tunus’ta 26 yaşındaki bilgisayar mühendisi Muhammed Bouazizi Sidi’n Bouzid kasabasında bir arabaya doldurduğu sebze meyveyi satarken zabıtalara yakalandı. Bouazizi`nin arabasına ve mallarına el koyan zabıta, gence bir de tokat attı. Bouazizi, sebze tezgâhının elinden alınmasını protesto için valiliğin önünde kendini yaktı. Hastaneye kaldırılan Bouazizi 4 Ocak`ta hayatını kaybetti. Diplomalı işsiz Muhammed Bouazizi tarafından başlatılan isyan büyüyerek devam etti. Bu isyan sonucunda 23 yıldır iktidarda olan hükümet devrildi. Devlet Başkanı Zeynel Abidin Ben Ali dün (14 Ocak) hükümeti feshettiğini açıkladı. Tunus’ta 6 ay içinde seçim yapılma kararı alındı ve yerine geçici olarak görevi devralan Muhammed Ganuşi ülkede olağanüstü hal ilan etti. Ülkedeki isyan devam etmiş ve cezaevlerinde isyan çıkmıştır. Askerlerin mahkûmlara ateş açtığı ileri sürülmüştür. İsyanların giderek çoğalması karşısında Cumhurbaşkanı Zeynelabidin Bin Ali öfkeyi dindirmek için 300 bin kişi için iş yaratılacağını açıkladı kısa bir süre sonra da 2014’te görevi bırakacağını açıkladı ancak halkın öfkesi dinmemiştir. 14 Ocak’ta sokağa çıkma yasağına rağmen halk İçişleri Bakanlığı’nı kuşattı. Çıkan çatışmalarda polis gaz bombaları ve ateşli silahlarla halka saldırmıştır. “Rejim düşene kadar ayakta olacağız”, “Bin Ali defol”, “Bin Ali dışarı” sloganlarının atıldığı eylemler sırasında Devlet Başkanı Bin Ali yeni bir açıklama yaparak hükümeti görevden aldığını açıklamıştır. Başlayan isyanın ardından Bin Ali dört kez açıklama yapmak zorunda kalmıştır. İlkin temel besin maddelerinin fiyatları düşürüldü ancak eylemler durmamıştır. İçişleri Bakanı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda bakanın görevden alınması da halkın öfkesini dindirmedi ve böylece işsiz bir üniversite mezununun bedenini ateşe vererek başlattığı, işsizlik ve hayat pahalılığına karşı yapılan eylemler 4 haftada 23 yıllık iktidarı devirmiştir. Muhammed Bouzizi’nin cenazesindeki fotoğraf esasında çoğunluğun tepkisinin bir yansımadır:

Tunus’taki devrimin ilk ismi Arap Baharı değildir. Burada Muhammed Bouazizi’nin zabıtanın müdahalesinden sonra kendini yakmasıyla başlayan ve internette “Polise yasemin verelim” sloganıyla yayılan protestolar nedeniyle halk Ben Ali’yi iktidardan eden sürece “Yasemin Devrimi” adını vermiştir. Daha sonrasında Tunus’tan bir ay sonra Cezayir’e sıçrayan ve sonrasında domino taşı etkisiyle yayılan isyanların genel adı Arap Baharı adını almıştır.

Arap Baharı ile ilgili en güzel tanımlamayı Eylül 2011’de ORSAM tarafından Berlin’de röportaj yapılan İstanbul İslam Bilim ve Teknik Müzesi Geliştirme ve Eğitim Direktörü görevini yürütün ve aynı zamanda Bremen Üniversitesi Kültür Bilimleri Enstitüsü Öğretim Görevlisi olan Dr. Detlev Quintern söylemiştir.

ORSAM’ın sorduğu ‘Bir araştırmacı olarak yıllardır Ortadoğu ile ilgileniyorsunuz ve defalarca da bölgede bulundunuz. Bu tecrübeleriniz ışığında Ortadoğu’da Tunus’ta ki gösteriler başlayan, Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetiminin düşmesiyle hız kazanan ve bugün Suriye, Libya ve Yemen’de devam etmekte olan halk hareketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu halk hareketlerinin ortaya çıkışının temelinde ne yatıyor?’ sorusuna Dr. Quintern şu cevabı vermiştir: ‘Bu soruyu cevaplamak için tarihsel bir giriş yapmamızda fayda var. Çünkü Arap dünyasında kökleri çok eskilere uzanan bir adalet hareketleri geleneği bulunmaktadır. Başlıca sebebi ise adalet anlayışının İslam ahlakında ilk sırada bulunmasıdır. Bu açıdan bakıldığında 7. ve 8. yüzyıllarda Arap dünyasının parçalarının Arap olmayan yönetimlerden kurtarılması ve İber Yarımadasında yaşanan olaylar daha iyi anlaşılmaktadır. Bu bölgelerin kurtarılması için verilen mücadele sırasında yine aynı güçlere karşı muhalefette bulunan veya isyan halinde olan topluluklardan da büyük destek gelmiştir. Bunun başlıca örneği Mısır’daki Hıristiyan Kıptilerin verdiği destektir. Bugün bu duruma çok bezeyen başka bir hareketle karşı karşıyayız. Bu hareket adalet idealinin Rönesans’ı olarak görülebilir. Bunun temelinde ise Arap halklarının dayanma gücü, cesareti ve kendilerini bu uğurda feda edebilme özverileri bulunmaktadır. Ayrıca tarihin de bize gösterdiği gibi adalet anlayışının temel prensiplerinde yaşanan sapmalar Arap dünyasında her zaman isyanları beraberinde getirmiştir. Bu noktada Arap dünyasında yaşanan adaletsizliklerin bu hareketlerin merkezini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda adlandırdığınız ülkeler arasında özellikle Tunus ve Mısır başta olmak üzere komprador burjuvaziye yakın gruplar ülke içerisinde yönetimi ele geçirip kendi amaçları için kullanıyorlardı. Bu amaçlar ise dış güçlerin amaçlarıyla neredeyse örtüşüyordu. Yabacı güçler ile kastettiğim hem eski kolonyal devletler olan İngiltere, Fransa, İtalya hem de tarihsel olarak yeni olsa da bölgedeki etkinliği göz önünde bulundurulduğunda öne çıkan ABD’dir. Tüm bunlar gücü elinde bulunduran ve lüks içinde yaşayan bir azınlık ile fakirlik ve işsizlikle mücadele eden bir çoğunluğu beraberinde getirdi. Hem Tunus’ta hem Mısır’da bulunan bu azınlık grupları Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) isteklerini yerine getirirken sosyal hizmetlerde kesintilere gittiler, ülkenin sahip olduğu önemli kaynakları özelleştirdiler. Bu özelleştirmelerden kendilerine yakın olanlar faydalandı. Tüm bunları dünyayla barışık liberal bir politika olarak tanıttılar. Bu durumdan yine en çok Batı ülkeleri faydalandı. Yine aynı şekilde, ülkelerden çıkan paranın büyük bir bölümü Batılı bankaların kontrolüne girdi. Bu bağlamda örnek olarak Tunus’u verebiliriz.

Bir turizm ülkesi olan Tunus’ta Avrupa’dan gelen turistler kurs farklılıklarında dolayı çok ucuza tatil yapabilirken, Tunus halkının büyük bir bölümü için kendi ülkelerinde tatil yapabilmek sadece bir rüyadan ibaretti. Tüm bunların yanında bu ülkelere merkezinde tüketim bulunan emperyalist kültür ve yaşam tarzı enjekte edildi. Bu gerçekliğe uymayan kültür ve yaşam tarzı ise kültürlerini, geleneklerini, inanç ve değer sistemlerini erozyona uğrattı. Şehir yapılarında bu durum oldukça açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bölge ülkeleri halkları arasında 70’li yıllardan beri süregelen bir huzursuzluk bulunmaktadır. Örnek olarak Kahire’yi verebiliriz. Ayrıca turizmin yaygın olduğu Tunus ve Mısır gibi ülkelerde turistler için inşa edilmiş ve ülkedeki hayatın ne kadar güzel ve rahat olduğunu göstermeyi amaçlayan semtler ve alış-veriş merkezleri bulunmaktadır. Hâlbuki birkaç sokak sonrasında acı gerçek bütün çıplaklığıyla ortadadır. Fakat kısaca altını çizmek istediğim bir nokta var. Tüm bu söylediklerim, şu an Arap dünyasında yaşananları bir ekmek kavgası olduğu anlamına gelmemektedir. Bu durumun benzerini Avrupa’da yaşanmış olan gıda sıkıntısı ve gıda ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi sonucu ortaya çıkan isyanlarla karıştırmamak gerekir. Çünkü Arap dünyasında yaşanan hareketlerin merkezinde adalet olgusunun yeniden hayata geçirilmesi ve kaybolan insan haysiyetinin yeniden kazanılması yatmaktadır. Dolayısıyla meseleyi sadece fakirliğe indirgemek yanlış olur. Ek olarak, yine Filistin meselesi de çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Çünkü hem Tunus’ta hem Mısır’da ki hareketleri tüm farklılıklarına rağmen ortak oldukları nokta Filistin halkıyla olan dayanışma olgusudur. Filistin meselesi adaletli bir şekilde çözülmediği sürece az önce bahsettiğim adalet olgusunun dünyada hayata geçirilmesi sadece bir ütopya olarak kalacaktır.

Anlattıklarımın ışığında şu an Ortadoğu’da yaşanan halk hareketlerinin, özellikle Mısır ve Tunus’ta, temelinde üç ana mesele bulunmaktadır: Var olmayan adalet olgusu, bunun etkisiyle kaybolmuş olan insan haysiyeti ve hükümetlerin Filistin meselesiyle ilgili duruşlarıdır.’1

Ortadoğu’da Arap Baharı olarak adlandırılan bu süreci yalnızca insan hakları ve demokrasi çerçevesinde incelemek yetersiz kalacak ve büyük haritayı görmemizi engelleyecektir. Bu süreç yıllardan beri süregelen diktatöryel rejimlerin er ye da geç sona ereceğinin ve her halkın bir gün kendisini itaate zorlayan yöneticileri devireceğinin yakın tarihimizdeki en son göstergesi olmuştur. Şu an tüm Dünya’nın merak ettiği devam eden Arap Baharını yaşayan ülkelerin kendilerini ve uluslararası alana etkisinin ne olacağıdır.

Merve Gülçin GÜLEÇ

Alıntı

Arap Baharı ve Nedenleri

Arap Baharı ve Nedenleri

ÇARŞAMBA, 28 KASIM 2012 18:32

*”Her Arap içinde düşkün bir kahramanın ruhunu taşır ve kendisini hiçe sayanlara karşı intikam arzusuyla yanıp tutuşur. Birisi ona bunu vaat ederse, hem beklenti hem de güvensizlikle kulak kabartır ona. Ama kısmen ya da simgesel biçimde de olsa, bu fırsat sunulursa ona, coşar.”

Amin Maalouf

Çivisi Çıkmış Dünya

Uygarlıklarımız Tükendiğinde adlı kitabından

**”Devrimin tohumu baskıdır.”

Woodrow T. Wilson

ABD Eski Başkanı

****“Yüzyıllar boyunca Osmanlı’nın vilayeti olan Arap Bölgeler, Birinci Dünya Savaşı sonrası yapay yaratılan devletler olmanın psikolojik kırıklığından kurtulamamaktadırlar.”

Dr.Erol MÜTERCİMLER

21. Yüzyıl ve Yüksek Strateji adlı kitabından

Giriş

Libya’da Muammer Kaddafi’nin devrilmesi sonrası sokak duvarlarına spreylenen bir bir grafitide yer alan Kaddafi’nin konuşma balonunda; “Keşke zenginliği halka adil biçimde dağıtsaydım.” yazmaktadır. Bu konuşma balonunda grafiticinin elindeki spreyle Kaddafi’ye yaptırdığı itiraf belki de Arap Baharı’nın nedenlerinden birine yani ülke halklarının gayri safi milli hâsıladan yeterince ve adil bir şekilde pay almamasına işaret etmektedir. Kaddafi’nin şu an nasıl bir hesaplaşma içerisinde olduğu bilinmez ancak Suudi Arabistan’a sığınan Zeynel Abidin Bin Ali ve Yemen eski lideri Ali Abdullah Salih ile ülkesinde tutuklu bulunan Hüsnü Mübarek’in hatalarına dair özeleştiriler yapıyor olmaları muhtemeldir.

Arap Baharı Nedir?

Ortadoğu ülkelerinin halkları tarafından Aralık 2010’dan günümüze değin, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde rejim, yönetim, yönetici değişimleri başta olmak üzere değişikliklere, revizyonlara ve yenilenmelere yol açan, protesto, ayaklanma, kalkışma, devrim, başkaldırı ve daha birçok adlandırmayla söz edilen Arap halk hareketleridir. Nedenleri detaylı olarak ilerleyen kısımlarda aktarılacak olan sürecin fitilini ateşleyen olay; iş bulamamaktan ve geçim sıkıntısından dolayı seyyar satıcılık yapan üniversite öğrenimli Tunuslu Muhammed Buazizi adlı gencin bir zabıta görevlisince tokatlanması ve tezgâhı ile mallarına el konulmasıdır.

Arap Baharı’nın Adının Konulması

Arap halk hareketlerine “Arap Baharı” adı konulmadan önce gelişmelerin Tunus ile sınırlı kalacağı düşünüldüğünden de olabilir “Yasemin Devrimi” olarak isimlendirilmiştir. Ayaklanmaların Mısır ve Libya’ya sıçramasıyla “Domino Etkisi”nden yani bir olayın etki alanını büyüterek ilerlemesinden bahsedilmeye başlanmıştır.

Yasemin Devrimi ise; Arap Baharı’nın başlamasına neden olan Tunuslu genç Muhammed Buazizi’nin kendisini yakması sonrası başlayan gösterilerde, “Göstericilere ateş açan polisin şiddet kullanmak yerine eylemcileri koruması gerektiğini” savunan Tunuslu blog yazarlarının “Polise karşılık olarak yasemin verelim” sloganıyla yola çıkarak, devrimi ülkelerinin bir anlamda sembolü olan “Yasemin çiçekleriyle” özdeşleştirmesiyle bu tanımlama benimsendi ve bu durum sosyal paylaşım ağlarına da bu haliyle yayıldı. Böylelikle de “Yasemin Devrimi” adı ortaya çıktı. Süreç ilerledikçe Yasemin Devrimi’nin sınırlarını genişletmesi ve “Yasemin Devrimi” tanımlamasının kısa kalmasıyla “Arap Baharı” adı telaffuz edilmeye başlandı. Bu adlandırma yapılırken “Prag Baharı”ndan esinlenildiği söylendi.

Yaşananların gerçekte nasıl adlandırılması gerektiğine dair bir şeyler söylemeden önce “Devrim” in ne olduğunu tanımlamak gerekmektedir. Devrim (İhtilal) çok kısa tanımıyla; belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik anlamına gelmektedir. Toplumsal değişimlerin insan iradesiyle hızlandırılması devrimleri oluşturur.

Daha uzun bir tanımlama ile devrim; kitle halindeki bir toplumsal hareketin başlatılmasının söz konusu olduğu, var olan bir rejimi şiddet kullanımı sonucunda başarıyla yıkarak yeni bir hükümet etme biçimi oluşturan bir politik değişme sürecidir. Fransız Devrimi (İhtilali), Ekim (Bolşevik veya Rus Devrimi) Devrimi, İran İslam Devrimi, Turuncu Devrim, Kadife Devrim olarak adlandırılan Renk Devrimleri bu tanıma göre ele alınabilir. Sayılan örneklere bakılırsa yapılan devrim sonrası halkın yönetim şeklinin değiştiği görülecektir. Ayrıca iktidar ve mülkiyetin el değiştirdiği de yine görülebilecektir. Devrimlerin en önemli yönü halk hareketleri, ayaklanmaları, protestoları ile başlamış olmalarıdır. Bir grubun, silahlı bir kuvvetin yönetimi ele geçirmesinden yani darbeden farklıdır. Meşruluğunu halktan ve halkın çoğunluğundan almaktadır. Bu bağlamda Ortadoğu’da yaşananlar sadece bir eksiğiyle devrim olarak tanımlanabilir. Eğer Suriye’de hâlihazırdaki rejim devrilir ise bu ülkede tam anlamıyla bir devrimden söz edilebilecektir. Zira iktidar, rejime hâkim olan azınlık durumundaki Nusayrilerin elinden alınarak çoğunluğun eline bırakılmış olacaktır. (Yapılabilecek demokratik bir seçimin sonuçlarının da bunu göstermesi halinde.) Hâlbuki ne Tunus’ta ne Mısır’da ne de Libya’da iktidarda bir gruba, zümreye, klana dayanan bir iktidar başta idi. Baştakiler halkın içinden gelerek zaman içinde iktidarın imkânları ve zenginliklerini kullanarak zenginleşen ve iktidarlarını pekiştiren insanlardı.

Arap Baharı (Arab Spring) olarak isimlendirilen ve ikinci senesine giren süreçte Ortadoğu coğrafyasında meydana gelenler önce protesto, ardından ayaklanma, ardından iç çatışma -Belki de iç savaş- ve nihayetinde hâlihazırdaki lider ve rejimi devirme gibi etaplardan geçmiştir. Kitle halinde hareket etme, şiddet kullanımı ve nihayetinde yeni bir hükmeden kurma şartlarının tamamının gerçekleştiği görülmüştür. Öyleyse uluslararası kamuoyu neden hala yaşananları devrim değil de “Arap Baharı” olarak isimlendirmektedir? Bunun farklı nedenleri olabilir. Öncelikle; sürecin tamamlanmamış olması buna neden olarak gösterilebilir. Her ne kadar geçici süre yönetimi elinde tutanlar vasıtasıyla yeni anayasa taslakları, yeni meclis oluşumları üzerinde çalışılıyor ve de seçimler yapılıyor ise de her şey henüz sonuçlanmış ve normale sürecine girmiş görünmemektedir. Libya’da bir bölge için otonomi talep edilebilmektedir. Mısır’da asker hala gücün (İktidarın) bir ucundan tutmaktadır. Yani yukarıda da ifade edildiği gibi süreç kendisini henüz tam gerçekleştirmemiştir. “Bahar” söyleminde ısrar edilmesinin nedeni ise kelimenin anlamının umut vadeden çağrışımlar yapması, pozitif bir kelime olmasıdır. Bu vesileyle halkların dirençlerinin taze tutulması da amaçlanıyor olabilir.

Bahar söylemine karşı çıkanlardan birisi de Ortadoğu muhabiri-gazeteci Robert Fisk’tir. Fisk “Arap Baharı” adlandırmasına şiddetle karşı çıkmakta ve kendisi bu süreci “Arap Uyanışı” olarak adlandırmaktadır. Arap Uyanışı aslında söz konusu hareketlerin nedenleri arasında yatan, halkın kendini yöneten baskıcı rejimlere karşı kötü yönetildiklerinin ve ulusal gelirlerden kendilerine düşen payı alamadıkları gibi birçok gerçeğin farkına varması ve uyanışa geçmesidir. (Halkın bu gerçeğin yıllardır farkında olduğu bilinmekle birlikte.)

Arap Baharı adının ABD’li çevrelerce konulduğu söylenegelmiştir. Arap Baharı’na adının ABD çevrelerince konmuş olmasının da, bu hareketlerin ABD tarafından organize edildiği çağrışımlarını beraberinde getirmiştir. Öyle ya da böyle bu yaşananlara bir isim konulması gerekmektedir. Bazı çevreler Libya’da iç çatışmaların başlaması, otonomi talepleri, Mısır’da Tahrir Meydanı’nda şeriat yasalarının esas alınması çağrısı yapan gösterinin yapılması, Suriye’de yaşanmakta olanlar, Tunus’ta sokak gösterilerinin başlaması üzerine Bahar’ın kışa döndüğünü de ifade eder olmuşlardır.

Arap Baharı’nın başka adlandırmaları sosyal medyanın önemli etkisi gözetilerek popüler yaklaşımlar çerçevesinde “Twitter Devrimi”, “Facebook Devrimi” olarak da kimi çevrelerce dillendirilmiştir. Gerçekten de sosyal medya vasıtalarının Arap Baharı’nda isyancıları derleyici, toparlayıcı, organize edici misyonu üzerinde hemen herkes hemfikirdir. Ancak başlı başına sosyal medya araçlarının böylesi bir hareketi gerçekleştirdiğini söylemek abartılı bir tespit veya iddia olacaktır. Geçmiş tarihlerdeki devrimlerde sokak fısıltıları, insanların diğerlerini görüp bayraklarını alarak sokağa çıkmaları, evlerde toplanıp gizli olarak örgütlenmesi ya da çarşıda pazarda fısıldaşarak konuşup devrimi hazırlamaları sosyal medyada yerini sohbet odalarına, forumlara bırakmıştır ve de herkes artık gelişmeleri alenen konuşmuştur. Rejimler de konuşulanları ve örgütlenmeleri açıklıkla görmüştür. Sosyal medya araçları başlı başına olmasa da en önemli etkenlerden biri olarak Arap Baharı’na yardım etmiştir. (1)

Arap Baharı’nın bir başka adlandırılması “Wikileaks Devrimi” söylemi olmuştur. Buna göre Wikileaks belgeleri ile özellikle Tunus başta olmak üzere Arap ülkelerinde yöneticilerin yanlışlarının tüm çıplaklığı ile halkların gözleri önüne serilmesi, dünyaya yayılması halkların gözünü açmıştır. Wikileaks Belgeleri Kasım 2010’da yayımlanmış, Buazizi kendini Aralık 2010’da ateşe vermiş, hemen ardından Tunus’ta sokaklarda gösteriler başlamıştır. Söz konusu iddia zamanın denk düşmesi ve birbirini takip etmesi açısından bu ihtimali elbette düşündürtmekte ise de Wikileaks Belgeleri’nin tek başına Arap Baharı’nı başlattığından söz etmek çok fazla komploculuk olacaktır. Wikileaks’in Arap Baharı’nı başlattığına dair iddiaya keşke yaşasaydı ve Buazizi cevap verse idi. Acaba Buazizi belgelerin çevirisini okumuş veya belgelerde neler yazdığını arkadaşlarından duymuş muydu? Buazizi eğer Wikileaks’te Tunus, Tunus’un yöneticileri ve ailelerinin yaşam tarzlarından haberdar olmuşsa bu durum kendi iç dünyasında nasıl tesirler yapmıştır? Söylediğimiz gibi bu soruya cevap verebilecek tek kişi Buazizi’nin kendisi ve belki de bir nebze olsun Türkiye’ye gelerek bir de soygunculuğa uğramış olan ailesi olabilir.

Arap Devrimleri, Arap Uyanışları, Arap Kalkışmaları, Arap Baharı, Arap Ayaklanmaları, Arap İsyanları, Arap Protestoları, Arap Halk Hareketleri, Sosyal Medya Devrimleri gibi isimlerle anılan bahse konu hareketlere Arapça’da zaten olan bir kelime olan “Kıyam” kelimesi ile isimlendirmek de bizim tercihimiz olabilecektir. “Kıyam” kelime anlamıyla; eğilmiş vaziyetten dik vaziyete doğru geçmek üzere yapılan hareket, hareketin tamamlanması ve öylece kalınması, bir işe karışma, kalkışma, teşebbüs etme, ayaklanma, başkaldırma, karşı gelme olarak tanımlanır. Araplar eğilmiş vaziyetten dik olarak ayakta durabilecekleri vaziyet olan kıyam hareketini gerçekleştirmektedirler. (2)

Arap Baharı’nın Nedenleri

Arap Kıyamı’nın nedenlerini aşağıda kategorize etmekle birlikte bir hususu belirtmekte fayda vardır: Görüleceği üzere bir neden diğerinin içine saklanmış olabildiği gibi, nedenler biri diğerinin nedeni olabilecek ölçüde birbirine bağlıdır.

a)Tarihsel Nedenler:

aa) Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’da hâlihazırda var olan devletlerin, Osmanlı hâkimiyeti sona erdikten sonra ve Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Avrupalı güçlerin planlamalarıyla kurulması, bu bağlamda devletlerin ulusal bağımsızlıklarını savaşlarla değil Batı’nın lütfüyle, gizli anlaşmalarıyla kazanmış olmaları, dolayısıyla var olma mücadelesinin savaş veya kanla verilmemişliğinden gelen hoşnutsuzluk ve bu anlamda toplumun zembereğinin de boşalmamış olması, bunlarla bağlantılı olmak üzere sınırlarının Batı’nın menfaatleri odaklı kurulmuş olmasının Arap halkları üzerinde getirdiği eziklik duygusu,

ab)Arapların 1900’lü yıllar boyunca Batı tarafından kandırılmışlık, aldatılmışlıkları, aşağılanmışlıkları ve kuşaklardır hatta yüzyıllardır yaşamlarında bozgunlar, eşitsiz anlaşmalar, kapitülasyonlar, aşağılamaların biriktirdiği onur kırıklıkları (3),

ac) İsrail’in Batı eliyle öyle veya böyle bölgeye bir ileri karakol olarak yerleştirilmiş olması, Arap Dünyası’nın İsrail ile 1948’den bu yana gerçekleştirdiği savaşların neredeyse tamamını kaybetmeleri,

ad) İsrail’e karşı Mısır’ın eski lideri Cemal Abdül Nasır haricinde kafa tutucu karizmatik bir liderin Ortadoğu’da çıkmaması, (Bir ara buna yeltendi idiyse de Kaddafi’nin tutarsız tavırları ve son 10 yıl içindeki Batı ile uzlaşmaya gitmesi kendisine puan kaybettirmiştir. İran’da Humeyni, devrimi gerçekleştirmiş olsa da İranlılar Arap değillerdir.)

b)Sosyal ve Sosyo-Psikolojik Nedenler:

ba) İnsanların insanca yaşama arzusu, insan hakları ve temel hak ve özgürlüklerden yararlanma isteği, özgürlük, adalet, ahlaki bir toplum ve hükümet yapısı talebi, din ve vicdan hürriyeti ile dini inançlara saygı ve diğer devletlerle olan ilişkilerin eşit koşullarda geliştirilmesi ve ifade özgürlüğü istemleri, sayılanların onyıllar boyunca işbaşına gelen Arap Yönetimleri tarafından halklarından esirgenmiş olması,

bb) Neredeyse yarım yüzyıldır kişiler veya belirli gruplar tarafından yapılan darbelerin ömürlerini tamamlamış olması ve Arap ülkelerindeki darbeci anlayışların artık bir fayda getirmediğinin halklar tarafından görülmesi,

bc) İnsanların baskıcı ve yozlaşmış yönetim anlayışından (Ordu, polis ve istihbarata sahip olarak ve Batı’ya sırtını dayayarak ülkeyi yönetme) bunalması,

bd) Camp David Anlaşması’nın Mısır halkı tarafından benimsenmemesi, Mübarek’in bu sürecin devam ettiricisi olarak algılanması, İsrail’le uzlaşma ve ABD boyunduruğuna uygun hareket etmenin Mısır’daki Arapların gururunu kırıyor olması, bu bağlamda Mısır ve Ürdün’ün İsrail ile işbirliği sürecine girmiş olmaları,

be) Hızlı nüfus artışıyla birlikte alttan gelenlere ve yetişenlere iş bulunamamasının getirdiği toplumsal bunalım.

bf) İnsanların sosyal, kültürel hürriyetlerinden yararlandırılmamaları (Bahreyn ve Kuveyt örneklerine bakınca daha yakından görülebilir.)

c) Ekonomik Nedenler:

ca) 2008-2009 Küresel Ekonomik Krizi ve petrolü olmayan bölge ülkelerinin krize hazırlıksız yakalanması, 2008 ekonomik krizinden Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin bile etkilenmiş olması, burada çalışan Ortadoğulu işçilerin ülkelerine döviz gönderememeleri,

cb) Gıda enflasyonu, işsizlik ve fakirlik (Tunus’ta üniversite mezunlarının işsizlik oranı yüzde 55 oranındadır. Suriye’de 25 yaş altıdakilerin yüzde 50’si işsiz, ülke genelinin yüzde 25’i işsizdir.), kötü yaşam koşulları (Özellikle Fransa başta olmak üzere kendisine bir gelecek ve hayatını kazanmak için çıkış yolu arayan özellikle Kuzey Afrika ülkelerinde yaşayan gençlerin önü Göç-Göçmen Yasası ile kesilmiştir. Bu durum aynı zamanda Sarkozy’i iktidardan eden faktörlerden bir tanesidir.), çok uzun süredir boşa harcanan veya çalınan ülke kaynaklarının halka tahvil edilememesi, (Libya’da Yönetim Başkanı Mustafa Abdülcelil yaptığı bir açıklamada; ülke kaynaklarının yüzde 60’ının saçma sapan nedenlerle kaybedildiğini, boşa harcandığını ifade etmiştir.)

cc) Mısır’ın 2008-2009 ekonomik krizine hazırlıksız yakalanması, bu paralelde dünya çapında temel gıda fiyatlarının artması, bu artışın Mısır’da da gerçekleşmesi, bu süreçte Mısır’da ekmeğin halka daha pahalıya satılmaya başlaması ve sübvansiyonların da azaltılması, (Zira Mısır’da bir kişinin günlük geliri iki dolardır ve Mısır’da ailelerin yüzde 60’ı sübvansiyonlu ekmek yemek zorundadır. Nitekim Mısır’daki ayaklanmanın nedenlerinden birinin ekmek sorunu olduğunun farkında olan Mısır Cumhurbaşkanı Mursi, seçimlerden önce yaptığı vaatle; işbaşına geldikten sonra 100 içinde yakıt, güvenlik, trafik, temizlik ile birlikte ekmek sorununu çözeceğini beyan etmiştir.)

cd) Ülkelerin gelirlerinin ülke vatandaşlarının menfaatlerine, geleceklerine yatırımlanmaması, ülkelerin gelirlerinin sanayileşme, kalkınma, sağlıklı yatırımlarda kullanılmaması,

ce) Arap ülkelerinin ekonomik sistemlerinin olmaması (4),

d) Siyasal Nedenler:

da) Demokrasinin şu ana kadar insanoğlunun kurabildiği en iyi yönetim şekli olduğunun anlaşılmasına rağmen Arap ülkelerindeki liderlerin demokratikleşme yolunda adım atmamaları, demokratikleşememe,

db) Arap ülkelerinin Batı ile kurumsal ilişkilerinin olmaması (5),

dc) Göstermelik parlamenter uygulamalar ile halkın gerçek iradesinin sandıklara yansıyamaması, azınlıkların ve Şiilerin orantılı temsil hakkı bulunmaması (Kuveyt), halkın bu yüzden seçimlerde sandığa gitmemesi, (Hüsnü Mübarek iktidarları boyunca Mısır’da yapılan seçimlerde, seçimlere katılma oranı çok düşük olarak gerçekleşmesine karşın katılımcıların neredeyse tamamının oylarını alarak seçilmiştir.),

dd) Devletin aygıtlarıyla bürokratik yapılanmanın yetersizliği, devletin kurumsal değil patronaj olması ve devletin de aile şirketi gibi yönetilmesi (Libya’da Kaddafi’nin iktidar döneminde kabile yönetir gibi devlet yönettiği söylenmektedir. Libya Halk Sosyalist Cemahiriyesi sistemi bile Kaddafi’nin kendisinin kurduğu bir sistemdir. Suriye’de bu durum tersine işlemiş, bürokratik mekanizmaların –Yönetim, Ordu, Güvenlik ve İstihbarat- birbirine kenetlenmesi ile rejim bugünleri görebilmiştir.)

de) Liderlerin siyasi meşruiyetlerini kendi ülkelerindeki destek gruplarından değil, uluslararası düzenden almaları.

e) Yönetsel (Yönetimsel) Nedenler

ea) Bürokrasideki yozlaşma (Mısır) ve rüşvetin yaygınlaşması, halkın buna karşılık ahlaki bir yönetim özlemi içerisinde olması, (Tunus’ta mafya tarzı bir yolsuzluktan bahsedilmekte idi.),

eb) Yönetimlerin; Popülizm, Nepotizm, İltimas, Adam Kayırma gibi yanlış uygulamaları esas edinmesi, dış destekler alarak ülkeyi yönetmeleri (Tunus’ta devlet mallarının Zeynel Abidin Bin Ali’nin ve eşi Leyla Trabelsi’nin yakınlarına verilmesi, Mısır’da ihalelerin oğul Cemal tarafından belirlenmesi, Suriye’de Rami Mahluf’un ticari hayattaki kesin üstünlüğü, yabancı sermaye girişleri ve yatırımların tamamen Rami Mahluf’un inisiyatifine bırakılmış olması),

ec) Yönetimdekilerin rejimlerini ve iktidarlarını koruma adına baskıcı, sindirici ve yasaklayıcı yönetsel anlayışları, sıkı ve bunaltıcı güvenlik-istihbarat uygulamaları (Suriye’de Hafız Esad’ın rejimin devamı adına binlerce kişiyi öldürtmesi, Mübarek Yönetimi’nin İstihbarat Şefi Ömer Süleyman vasıtasıyla Hamas veya Müslüman Kardeşler üyesi olduğundan ya da rejime muhalif olduğundan şüphe edilen kişileri tutuklatması, bu kişilerin işkence görmeleri, siyasi polisler tarafından sürekli takip edilmeleri, Libya’da internetin yasaklanması),

ed) En az 30 senelik iktidarları ile babaların iktidarı oğullarına terk etmeye veya devretmeye hazırlanmaları (Hüsnü Mübarek’in oğlu Cemal’i, Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’ı iktidara hazırlaması) veya babaların ölümleriyle oğulların iktidarın başına geçmesi (Hafız Esad’ın yerine oğul Beşşar Esad, Ürdün Kralı Hüseyin’in yerine oğlu Abdullah), halkın bu durumun böyle gideceğini, kendisine yönetimde söz ve temsil hakkının verilmeyeceğini anlaması,

ee) Yönetimlerin ve ailelerinin gösterişli yaşam tarzları,

[Diktatör eşlerinin gösterişli yaşam tarzları her zaman ilgi çeken ve çok konuşulan konular olmuştur. Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi’nin yaşam tarzı da buna bir örnektir. Trabelsi’nin Fransa’dan yemek üzere tatlılar getirttiği (Yemek, pasta, tatlı vb. besin maddeleri konusu tarih boyunca varlıklı kesim-yoksul kesim arasındaki uçurumu en çarpıcı şekilde göstermek açısından sık sık günyüzüne çıkar. “Ekmek yoksa pasta yesinler” sözü, İran’ın Şah döneminde 2500. kuruluş yıldönümü kutlamalarında Tahran ile Paris’teki mutfaklar arasında uçaklar vasıtasıyla neredeyse bir yemek koridorunun kurularak Fransız mutfağından yemekler getirtilmesi ve bu durumun devrimi tetikleyen nedenler arasına girmesi, son olarak Leyla Trabelsi’nin Fransa’dan tatlı getirtmesi, yemek konusu ile ilgili enteresan örnekler olarak tarihe geçmiştir.), kaplan beslediği hatta bu kaplanın tavuk ile doyurulduğu, akrabalarıyla ve yakınlarıyla adeta bir ahtapot gibi devletin tüm kademelerini sarıp sarmaladıkları ve sömürdükleri, 1000 çift ayakkabısı olduğu, Esma Esad’ın giyime olan düşkünlüğü, Katar Şeyhi’nin modayı yakından takip eden eşi için ünlü bir giyim markasını 735 milyon Euro karşılığında satın alması],

Kaddafi’nin kendisinin ve oğullarının debdebeli yaşam tarzları, Hüsnü Mübarek’in oğlu Cemal’in bitmek bilmeyen kazanımları, Suriye’de Esad ailesinin ülkenin ekonomik imkânlarını Rami Mahluf marifetiyle kendine yontması, her ne kadar şimdilik “Bahar”ı atlatmış olarak görünse de Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerindeki ailelerin magazin basınına malzemeler veren yaşantıları bu durumun örnekleridir.

(Kasım 1996’da ABD’nin Riyad Büyükelçiliği’nden Washington DC’ye gönderilen gizli bir belge Suudi Arabistan Kraliyet Ailesi’nin harcamasına dair fikir vermektedir. Belgede; kraliyet ailesinin her ferdine düzenli bir aylık bağlandığı, Abdülaziz’in oğullarının ayda 200-270 bin dolar, torunların ayda 27 bin dolar, torunların çocuklarının ayda 13 bin dolar ve torunların torunlarının ise 8 bin dolar maaş aldıkları, bu maaşların aile üyesinin doğar doğmaz bağlandığı hususları yer almaktadır. Bu ödemelerin sadece görünen kısmıdır. Binlerce prens ve prenses Suudi Arabistan Havayolları’ndan sınırsız sayıda bileti ücretsiz alabilmekte, binlerce dolar tutan telefon faturalarını Suudi devletine ödetebilmekte iken Abdullah kral olduktan sonra bu hakları iptal etmiştir. Şüphesiz ki bu ve benzeri türdeki zenginlik ve yaşam tarzı uçurumu hem Suudi Arabistan’ın içinde hem de dışında izlenmekte, insanlar hem sosyal adalet, GSMH’dan pay alma gibi kavramları bir kez daha sorgulamaktadır. Suudi prens ve prenseslerin parazit yaşam tarzları özellikle Kraliyet ailesine dini destek veren Vahhabi uleması için tam anlamıyla yüz kızartıcı bir durum olsa gerektir.) (6)

Yine Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’nin dört ton altınla kaçtığı söylenmiştir. Uluslararası medya bir zaman Kaddafi’nin altınlarının peşine düşmüştür.

ef)Mısır’da Nasır’dan sonra ilkin Enver Sedat, sonra Hüsnü Mübarek’in Ürdün’de Kral Hüseyin’in ardından oğlu Abdullah’ın, son olarak Kaddafi’nin Batı’ya –İsrail dahil-yanaşması, Kaddafi’nin keskin söylemini kaybederek Batı’nın sorguculuk taşeronluğuna kadar kendini indirgemesi, (Libya’nın Batı’ya karşı olumlu gelişen bu tutumu karşısında Rusya’nın Kaddafi’ye Suriye’ye destek vermekten imtina ettiği ve Libya’ya müdahaleye hazırlanılan günlerde Kaddafi’nin arkasında durmayarak cezalandırdığı da söylenebilir. Nitekim İranlı yetkililer de yaptıkları açıklamalarda Kaddafi’nin bu yöne girmesinin sonunu getiren nedenlerden biri olduğunu ifade etmişlerdir.)

eg) Suriye ve İran haricinde neredeyse tüm devletlerin İsrail’e karşı söylem ve eylem hareketlerini kaybetmiş olması, bu yüzden Filistin Davası’nın da sahipsiz kalmış görüntü çizmesi,

eh) Medya üzerinde yönetimlerin baskıcı tutumu, medyanın yönetim lehine yayınlar yapmaları,

f) Diğerleri

Sosyal medya vasıtaları ile dünyanın küçülmesi, nüfus artışı ile kıt kaynakların paylaşılma telaşına düşülmüş olması, enerji kaynaklarının tükenmeye başlaması, küresel ısınma, SSCB’nin ve Berlin Duvarı’nın yıkılması ile hayat bulan “Devlet kutsaldır” anlayışının yerine geçerli hale gelmeye başlayan “Birey kutsaldır” fikrinin Ortadoğu’da henüz yankı bulması da diğer nedenler olarak gösterilebilir.

Kaynakça

1)Sosyal Medya ve Arap Baharı, Murat TEKEK, Gazi Üniversitesi U.İ.B. http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2964

2)http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.50aa6a1213e966.57775654

3)GODAT (Gazi Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Topluluğu) tarafından 4 Mayıs 2012’de düzenlenen “Arap Baharı Sonrası Ortadoğu” konulu toplantıda Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN’ in konuşmasından

4)Adı geçen konuşmadan

5)Adı geçen konuşmadan

6)Akademik Ortadoğu Dergisi, Sayı:11, Sayfa:1-22, Buazizi’nin Yaktığı Ateş:21.Yüzyılın Başında Arap İsyanları, Birol BAŞKAN, Georgetown University, School of Foreign Service-Katar, Doha

Murat TEKEK

Alıntı

Filistin

Filistin

Giris

Filistin bir devlet degildir. Ancak, Islam cografyasinin önemli bir toprak parçasidir. Ayrica Filistin özellikle ülkemizde çok az bilinmekte ve yanlis taninmaktadir. Çagdas emperyalizmin hizmetindeki basin yayin organlari, Filistin topraklarinin önemli bir kismini “Israil” olarak tanittigindan Islami camiada da Filistin’in neresi oldugu tam ve net olarak bilinmiyor. Oysa o bölgede “Israil” diye bir toprak parçasi yoktur. Israil, siyonistlerin kurmus oldugu bir isgal devletidir ve 1099-1187 arasinda devam eden haçli isgalinden farkli degildir.

Bunun yani sira Filistin sadece özerk yönetimin kontrolüne verilen topraklardan ibaret degil, siyonistlerin isgalindeki topraklarla birlikte bir bütündür. Ama bugün statü itibariyle Filistin topraklari üç parçaya ayrilmistir: Birincisi: BM kararlarinda “Israil” olarak gösterilen ve 1948’de isgal edilmis bölge. Toplam 20 bin km2’den ibaret olan bu bölge Bati Kudüs’ü de içine alir. Ancak Israil, Mescidi Aksa’nin bulundugu Dogu Kudüs’ü de bu bölgeye ilhak etmistir. Isgal devleti bu bölgenin etrafina çizdigi siniri “yesil hat” olarak adlandirir. Filistin halki arasinda da bu bölge “1948’de isgal edilmis topraklar” kisaca “1948 topraklari” diye zikredilir. Ikincisi: Siyonistlerin 1967’de isgal ettikleri ve “yesil hat”tin disinda kalan ancak özerk yönetimin kontrolüne vermemis olduklari bölgelerdir. Bu statüdeki topraklar Gazze’de ve Bati Yaka bölgesinde yer almaktadir. Üçüncüsü: Özerk yönetime verilmis topraklardir. Bu topraklar da yine Gazze ve Bati Yaka’da yer alir. Ikinci ve üçüncü statüye giren topraklarin toplami 8 bin km2 civarindadir.

Filistin’le ilgili önemli bir nokta da sudur: Bu konu bir dava olarak sikça gündeme getirilse de Türkiye’deki Islami camiada bile Filistin çok az taninmaktadir. Bu yüzden Filistin’in net olarak neresi oldugu bile bilinmiyor. Bazilari da Filistin’in sadece Kudüs, Bati Yaka ve Gazze’den ibaret oldugunu isgalci siyonistlerin de buralari isgal ettiklerini saniyorlar.

Filistin Hakkinda Genel Bilgiler

Önemli sehirleri: Kudüs (Nüfusu: 550.000), Yafa, Hayfa, Gazze, Nablus, Eriha, Akka.
Yüzölçümü: 28.220 km2 (20,000 km2’lik kismi “yesil hat” içinde, kalan kismi bu hattin disinda yer almaktadir. “Yesil hat” içinde kalan bölge BM kararlarinda “Israil” olarak gösterilen bölgedir.

Nüfusu: 8 milyon 500 bin (2000 tahmini). Bu nüfusun 6 milyonu “yesil hat” içindeki bölgede, 1 milyonu Gazze’de, 1 milyon 500 bini Bati Yaka bölgesinde yasamaktadir. “Yesil hat” içindeki nüfusun yaklasik 1 milyonu Filistinli kalani yahudidir. “Yesil hat” içinde yasayan Filistinlilere “Israil vatandasi” sifati ve “Israil” kimligi verilmektedir. Gazze’deki yahudi yerlesim birimlerinde 5-6 bin kadar yahudi yasamaktadir. Kalan nüfusun tamami Müslümandir. Bati Yaka’daki yahudi yerlesim merkezlerinde 150 bin civarinda yahudi yasamaktadir. Kalani Filistinlidir. Filistinlilerin % 5’i hiristiyan, % 95’i Müslümandir. Nüfusun % 87’si sehirlerde yasamaktadir.

Km2 basina düsen insan sayisi: Genel ortalama: 300.

Ancak nüfus yogunlugu konusunda bölgeler arasinda büyük bir dengesizlik mevcuttur. Gazze’nin alani 400 km2 kadar oldugundan bu bölgede km2 basina düsen insan sayisi 2500’ü bulmaktadir. Bu bölgedeki nüfus yogunlugunun bu kadar fazla olmasinin sebebi 1948’de isgal edilmis topraklardaki Filistinlilerin birçogunun bu bölgeye göç etmeye zorlanmis olmasidir. Bu yüzden Gazze’deki nüfusun üçte ikisi mülteci kamplarinda yasamaktadir. Bati Yaka bölgesinde nüfus yogunlugu 200 civarindadir. “Yesil hat” içinde kalan bölgenin yaklasik 12 bin km2’lik bölümünü Nakab ve Eylat çölleri olusturur ve bu bölgelerde nüfus yogunlugu oldukça düsüktür. Bu yüzden bu topraklardaki 6 milyon nüfusun büyük çogunlugu 8 bin km2’lik alana yayilmistir. Dolayisiyla bu bölgede de ortalama nüfus yogunlugu 700 civarindadir.

Nüfus artis hizi: Genel ortalama: % 3.7

Yahudiler arasindaki dogal nüfus artis hizi % 2’nin altindadir. Yahudilerin nüfuslarinin artmasinin sebebi dünyanin degisik ülkelerindeki yahudi azinliklarin isgal altindaki Filistin topraklarina nakledilmesidir. Filistinlilerde ise dogal nüfus artis hizi Gazze’de % 4,3, Bati Yaka’da % 3,5 civarindadir.

Etnik yapi: 1948’de isgal edilmis olan topraklarda yasayanlarin % 82’si yahudi, % 18’i Filistinlidir. 1967’de isgal edilmis olan Bati Yaka’da ise nüfusun % 90’ini Filistinliler, % 10’unu yahudiler olusturur. (Dogu Kudüs’teki nüfus bu oranlamanin disindadir.) Filistinlilerin tamamina yakini Araptir, az sayida Çerkez vardir. Dünyanin degisik yörelerinden getirtilen yahudiler sürekli yenileri insa edilen yahudi yerlesim merkezlerine yerlestirildiginden, Filistinliler de göçe zorlandigindan etnik yogunluk devamli yahudilerin lehine degismektedir. Örnegin 1993’te “yesil hat” içinde kalan bölgede Filistinlilerin orani % 21’di. Bugün bu oran yaklasik % 18’e düstü

Dil: Yahudiler Ibranice, Filistinliler Arapça konusur.

Din: “Yesil hat” içindeki topraklarda yasayanlarin % 82’si yahudi, % 5’i hiristiyan, % 11’i Müslümandir. 1967’de isgal edilmis olan Dogu Kudüs ve Bati Yaka bölgelerinde ise nüfusun % 76’si Müslüman, % 17.5’i yahudi, yaklasik % 5.5’i hiristiyan, kalani da diger dinlere mensuptur. Müslümanlarin geneli sünni ve safiidir. Gazze’de 5-6 bin civarinda yahudi bulunmaktadir, kalan nüfus Müslümandir.

Cografi durumu: Ortadogu bölgesinde bulunan Filistin topraklari güneyden Lübnan, güneydogudan Suriye, dogudan Ürdün, kuzeyden Kizildeniz’in Akabe Körfezi, kuzeybatidan Misir, batidan Akdeniz ile çevrilidir. En önemli akarsulari Seria Nehri olarak da adlandirilan Ürdün Nehri’yle Yermük Nehri’dir. Israil isgali altindaki Filistin topraklariyla Ürdün topraklari arasinda sinir olusturan Ürdün irmaginin dogusu Dogu Yaka, batisi Bati Yaka olarak adlandirilir. Her iki yaka da tarima elverisli düzlüklerden olusmaktadir. Ürdün Irmagi batisi isgal altinda, dogusu Ürdün’ün elinde olan Lut gölüne akar. Ölü Deniz olarak da adlandirilan Lut gölü tuz ve fosfat bakimindan zengindir.

Yönetim sekli: Bugünkü Filistin topraklarinin üzerindeki yönetim bir siyonist isgal yönetimidir. Gazze ve Bati Yaka’nin bir bölümünde kurdurulan özerk yönetim ise isgal yönetimine bagli bir yerel yönetim niteligindedir. Özerk yönetim Gazze’nin yahudi yerlesim merkezlerinin disinda kalan kisminin tamaminda, Bati Yaka’nin ise sekiz vilayet merkeziyle kirsal bölgesinin bir kisminda söz sahibidir. Ancak vilayet merkezlerinden el-Halil’in % 20’lik kismi isgal yönetiminin kontrolüne birakilmistir. En son anlasmalarla birlikte verilen de dahil olmak üzere Bati Yaka bölgesinde özerk yönetimin kontrolüne verilen topraklar bu bölgenin % 41’ine tekabül etmektedir. Ancak bu topraklar bir bütünlük arz etmez. Birbirinden ayrilmis gettolar seklindedir. Dolayisiyla Filistinliler özerk yönetimin kontrolündeki bir bölgeden diger bölgeye geçerken dört ayri kontrol noktasindan geçmek zorunda kaliyorlar. Bunlardan ikisi özerk yönetimin ikisi de isgalci siyonistlerin kontrol noktalaridir. Özerk yönetim dis islerinde tamamen isgal yönetimine baglidir. Emniyet güçlerini sadece Filistinlilere karsi kullanma hakkina sahiptir. Örnegin kendi kontrolündeki bölgelere yahudi yerlesimciler girseler bile onlara karsi güvenlik güçlerini kullanma yetkisi yoktur. Bu bölgede oturan yahudi yerlesimcilere karsi özerk yönetime bagli emniyet güçlerinin kullanilmamasi imzalanan anlasmalarda sarta baglanmistir. Özerk yönetim ayni zamanda despotik bir baski rejimi sifati almistir. Filistinlilere baski ve zulümde isgalci siyonistlerden geri kalmamaktadir.

Tarihi: Filistin birçok peygamberin yasamis oldugu bir beldedir. Kur’an-i Kerim’de de bu topraklarin kutsal kilindigi ifade edilmektedir. Filistin topraklarinin peygamberler diyari olmasi bu topraklarin vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayilmasini ve kendisine özel bir deger verilmesini saglamistir. Vahye dayanan dinlerin sonuncusu olan Islâm da bu topraklara ayri bir deger vermistir. Kudüs’teki Mescidi Aksa da Müslümanlarin ilk kibleleri olmustu. Dolayisiyla Kudüs ve Mescidi Aksa Müslümanlar için bu açidan da ayri bir deger tasir.

Kudüs’ün ve Filistin topraklarinin Islâm açisindan tasidigi deger ve kudsiyet dolayisiyla Medine’de kurulan Islâm devletinin kuzeye dogru sinirlarinin genislemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarina yöneldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M. 633’te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler önemli basarilar gösterdiler. Daha sonra 634’te Islâm ordusunun Remle yakinlarinda Bizans ordusuna karsi kazandigi zaferle Kudüs disindaki bütün Filistin topraklari fethedildi. Kudüs’ün fethi ise 638’de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçeklesti. Bu fetihten sonra Kudüs ve çevresi 1099’a kadar sürekli Müslümanlarin hâkimiyetinde kaldi. 1099’da haçli ordularinin kirk gün süren siddetli kusatmalari sonunda bu kutsal belde hiristiyanlarin eline geçti. Haçlilar Kudüs’ü isgal ettikten sonra bir hafta süreyle sehirde katliam gerçeklestirdiler. Bu katliamda Müslümanlardan yetmis bin kisi öldürüldü. Haçli isgali 88 yil sürdü. Bu isgale 1187 yilinda Salahuddin-i Eyyubi son verdi. Haçlilarin Kudüs üzerindeki ikinci hâkimiyetleri, bir ara Misir hükümdarligi yapan Isa el-Kâmil’in 1243’te Kudüs’ü, kendisine ve kardesine yardimci olan Bizans imparatoruna hediye etmesiyle gerçeklesti. Ancak bu hediye olayinin üzerinden birkaç ay geçmeden Müslümanlar, Necmeddin el-Eyyubi’nin komutasinda Kudüs’ü geri almayi basardilar.

Yavuz Sultan Selim’in 1516’da gerçeklestirdigi Misir seferi sonrasinda Kudüs ve Filistin, Osmanli devletine baglandi. 1918 Ingiliz isgaline kadar da Osmanli yönetiminde kaldi. Ingilizlerin 1918’de Filistin topraklarini isgal etmeleri zamanin Mekke serifi ve bugünkü Ürdün kralliginin kurucusu Serif Hüseyin’in yardimiyla oldu. Ingiliz disisleri bakani Artur Belfur tarafindan 1917’de Filistin topraklari üzerinde bir yahudi devleti kurdurulacagi yolunda bir deklarasyon yayinlandi. Çok geçmeden Ingilizler Filistin topraklarini isgal ettiler. Ingiliz isgali 24 Temmuz 1922 tarihinde bugünkü Birlesmis Milletler konumunda olan Milletler Cemiyeti tarafindan onaylandi ve Filistin topraklari resmen Ingilizlerin vesayetine verildi.

Ingiliz isgalinden sonra yahudilerin Filistin topraklarina göçü de hizlandi. Isgal yönetimi yahudilerin bu topraklara yerlesebilmeleri için her türlü imkâni hazirliyordu. Bunun yani sira isgalle birlikte katliamlar, sürgünler ve haksizliklar da basladi. Ingiliz isgalciler bir yandan Müslümanlari öldürerek mülklerini ellerinden alirken diger yandan yahudilerin bu topraklardan mülk edinmelerini ve yerlesmelerini kolaylastiriyorlardi. Filistinli Müslümanlar isgal yönetimine ve yahudi göçüne karsi mücadele ettiler. Bu dogrultuda zaman zaman ayaklanmalar gerçeklestirildi. Filistinliler mücadelelerini organize için örgütler de kurdular. Yahudi göçüne karsi gerçeklestirilen en genis çapli hareket 15 Nisan 1936’da Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni’nin öncülügünde baslatilan genel grevdir. Alti ay süren grevden sonra yahudi göçünü durdurma sözü veren Ingilizler daha sonra sözlerinden döndüler. Grevde öncülük edenleri de ya öldürdü, ya sürgün etti, ya da hapse attilar.

Ingiliz isgalinin ilk dönemlerinde yahudilere saglanan bütün kolayliklara ve uluslararasi siyonist teskilatlarinin bütün tesviklerine ragmen yine de yahudi göçü istenen düzeyde olmadi. Öyle ki 1918’le 1933 arasinda Filistin topraklarina göç eden yahudi göçmen sayisi 100 bini geçmemistir. Bunun üzerine Avrupa’da bir Nazi firtinasi estirildi. Bu firtinayla birlikte holokost (yahudi soykirimi) hikayeleri de bütün Avrupa’yi sardi. Bunun üzerine yahudilerin Filistin’e göçleri de hizlandi ve 1945’e gelindiginde Filistin topraklarina yerlesen yahudi sayisi sekiz yüz bini buldu. Yani Nazi firtinasi ve holokost masallari yahudi göçünün hiz kazanmasina ve “Israil” devletinin kurulmasi için gereken insan unsurunun olusmasina imkan saglamistir. Bundan dolayi Avrupali birçok tarihçi Nazi firtinasinin arkasinda uluslararasi siyonist örgütlerin oldugu görüsünü savunmustur. Tarihi gerçekler de bu görüsü desteklemektedir.

Ingilizler yerlerine yahudileri birakarak 1947’de Filistin’den çekilmeye basladilar. Bunun hemen arkasindan yahudiler kendi devletlerini kurabilmek için bir iç çatisma baslattilar. Birlesmis Milletler Genel Kurulu 1947’de Filistin topraklarinin Araplarla yahudiler arasinda paylastirilmasina dair bir karar aldi. 181 sayili bu karar Filistin topraklarinin % 55’ini ve verimli kisimlarini yahudilere, genellikle verimsiz ve çölden ibaret % 45’ini de Araplara veriyordu. Yahudilerin çikardiklari tedhis olaylari ve iç savas sebebiyle Ingilizler 1948’de Filistin topraklarindan tamamen çekildiler. Bunun ardindan yahudiler, BM’in kendilerine verdigi topraklarin üçte biri oraninda daha toprak isgal ederek 14 Mayis 1948’de Israil devletinin kurulus deklarasyonunu yayinladilar. Israil’in kurulusu ve bu kurulusun 181 sayili BM Genel Kurulu kararina dayandirilmasiyla 960 bin Filistinli Arap evsiz, mülteci durumuna sokuldu.

Filistinlilere yapilan zulüm ve iskencelerin yani sira Israil’in 52 yillik ömründe alti büyük savas vardir. Bunlarin birincisi 1948’de Israil’in kurulusuyla birlikte patlak veren savas, ikincisi 1956’da bu ülkenin Fransa ve Ingiltere’nin destegiyle Misir’a karsi açtigi savas, üçüncüsü 1967’de ABD desteginde Misir, Suriye ve Ürdün’e karsi gerçeklestirilen savas, dördüncüsü 1968’de Ürdün’e saldiri, besincisi 1973’te Israil tarafindan baslatilan Arap – Israil savasi, altincisi da 1982 Lübnan isgalidir. Bu ülkenin tek tarafli olarak gerçeklestirdigi, komsularina karsi saldirilar da eklenince Israil’in savassiz bir gününün geçmedigi söylenebilir.

Filistin halki da sürekli bir bagimsizlik mücadelesi verdi. Zaman zaman çesitli kanli çatismalar oldu. Ancak en genis çapli mücadele 8 Aralik 1987’de Filistin Islâmi Direnis Hareketi (HAMAS)’nin öncülügünde baslatilan intifadadir. Intifada, 7 Aralik 1987’de Filistinli isçileri tasiyan arabaya bir yahudinin kamyonetiyle çarparak dört Filistinlinin ölümüne dokuz Filistinlinin de yaralanmasina sebep olmasi üzerine basladi. Israil’in intifadayi durdurmak için basvurdugu uygulamalarin hiçbiri sonuç vermedi. Bunun üzerine gerçekte Filistin halkini temsil etmeyen bazi kisileri karsisina alarak onlarla baris görüsmeleri yapmaya basladi

Filistin meselesinin “baris (!)” yoluyla bir çözüme kavusturulmasi için görüsmelere 1991 Ekim’inde Ispanya’nin baskenti Madrid’de baslandi. 1992’de de devam edildi. Ancak bütün yil boyunca aralikli olarak degisik yerlerde gerçeklestirilen baris görüsmelerinden herhangi bir sonuç alinamadi. Filistin Islâmi Direnis Hareketi, bu görüsmelere ve siyonistlerle pazarliga oturmaya basindan itibaren karsi çikti. Sonuçta 13 Eylül 1993 tarihinde Gazze-Eriha Anlasmasi olarak da bilinen Oslo Ilkeler Anlasmasi imzalandi. 4 Mayis 1994’te de Gazze bölgesinde ve Bati Yaka’nin Eriha kentinde bir özerk yönetim olusturulmasini öngören Kahire Anlasmasi imzalandi. Anlasmaya göre Filistin topraklarinin % 5’inden daha az bir kisminda siyonist Israil yönetimi kontrolünde, yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenligi saglama disinda hiçbir yetkiye sahip olmayan bir özerk yönetim kurulacak buna karsilik siyonistlerin kalan Filistin topraklari üzerindeki hâkimiyeti resmen taninmis olacakti. Bunun arkasindan Bati Yaka’da özerk yönetimin kontrolüne verilecek sehir merkezinin yediye çikarilmasina dair Taba Anlasmasi imzalandi. Ancak bu anlasmada Bati Yaka’nin el-Halil sehri müstesna tutuldu. Sonra el-Halil’in sadece yüzde sekseninin özerk yönetime verilmesini, % 20’sinin ise isgal yönetiminin kontrolünde birakilmasini öngören el-Halil Anlasmasi imzalandi. Ünlü Hz. Ibrahim Camisi ise isgalcilerin kontrolüne birakilan bölgede yer almaktadir. Arkasindan Bati Yaka’daki kirsal bölgenin bir kisminin özerk yönetime devredilmesine dair Wye Plantation Anlasmasi imzalandi. Kudüs, mülteciler, su kaynaklarinin kullanilmasi, Bati Yaka’daki yahudi yerlesim merkezlerinin durumu vs. gibi bazi temel konular ise “nihai anlasma merhalesi”ne birakilmistir. Normalde bu merhalenin geçtigimiz yil baslamis olmasi gerekiyordu. Ancak Israil’in pürüz çikarmasi sebebiyle henüz baslatilamadi. Ayrica yukarida sayilan anlasmalarda görünüste özerk yönetime bir seyler veriliyormus gibi görünse de hepsinde Filistin halkinin gelecegine ipotek koyan, haklarinin gasp edilmesini mesrulastirmayi amaçlayan ihanet yönlü içerikler yer almaktadir. Biz bu anlasmalarin ihanet yönleriyle ilgili bilgileri degisik yayin organlarinda yayinlanan yazilarimizda verdik.

Islami Hareket: Filistin’deki Islâmi olusumlarin basinda kisa adi HAMAS olan Filistin Islâmi Direnis Hareketi gelmektedir. Bu hareket Müslüman Kardesler’in bir kolu sayilir. Hareketin çekirdegini de 1948’de Müslüman Kardesler’in kamplarinda egitilen Filistinli gençler olusturmuslardir. Ancak adini en çok 1987’de baslayan intifadadan sonra duyurmaya basladi. Intifadanin basindan beri öncülügünü etmistir. Hareketin en güçlü oldugu bölge Gazze’dir. Ancak Filistin’in diger bölgelerinde de öteki gruplardan daha güçlüdür. Özellikle üniversite ögrencileri arasinda etkilidir. Örgütün Izzettin Kassam Birlikleri adini tasiyan bir askeri kolu vardir. HAMAS, kurdugu özel okullar, yardim kuruluslari, saglik klinikleri, zekât komiteleri vasitasiyla da Filistin halkina hizmet etmektedir. Bu hizmetleriyle Filistin halkinin genis çapli destegini kazanmistir. “Yesil hat” içindeki bölgelerde faaliyet yürüten Islami olusum ise “Islami Hareket”tir. Bu olusum da Müslüman Kardesler cemaatinin çizgisinde ve HAMAS’la ayni paraleldedir. Farkli isimlerle çalisilmasinin sebebi “yesil hat” içinde kalan topraklarla diger bölgeler arasindaki statü farkidir. Bu olusum daha çok siyasi ve sosyal faaliyetlere agirlik vermektedir. Olusumun lideri Raid Salah da “yesil hat” içinde kalan Ummu’l-Fahm sehrinin belediye baskanidir. Islami Hareket yerel seçimlere giriyor ancak Israil’in parlamentosu niteligindeki Knesset’e girmeye ve Israil parlamento seçimlerinde oy kullanmaya karsi çikiyor.

HAMAS’tan sonra Islâmi Cihad Örgütü gelir. Bu örgüt kurulusunu 1986’da gerçeklestirdi ve bazi küçük Islâmi gruplari bünyesinde topladi. Halk arasinda genis bir taraftar kitlesine sahip degildir. Islami Cihad Hareketi’nin kurucusu Malta’da sehit edilen Dr. Fethi Sikaki’dir. Su anki lideri Dr. Ramazan Abdullah Sallah’tir.

Ekonomi: Yahudilerde kisi basina düsen ulusal gelir 11.330 dolardir. Bu miktar Bati Yaka bölgesindeki Filistinlilerde 1200 dolar, Gazze’deki Filistinlilerde ise 550 dolar civarindadir. “Yesil hat” içinde kalan topraklarda yasayanlarin % 21’i sanayi sektöründe, % 3.3’ü tarim alaninda, Bati Yaka’da yasayanlarinsa % 13’ü sanayi sektöründe, % 20’si tarim alaninda çalismaktadir. “Yesil hat” içinde kalan topraklarin % 28’i, Bati Yaka topraklarinin % 32’si tarima elverislidir. Yahudilerde ortalama 5 kisiye, Bati Yaka bölgesindeki Filistinlilerde 16 kisiye, Gazze bölgesinde de 30 kisiye bir motorlu ulasim araci düsmektedir.

Gazze bölgesinin ekonomik durumu hakkinda ayrica su bilgileri vermekte yarar görüyoruz: Bölge ekonomisi daha çok tarim, sanayi ve balikçiliga dayanir. Yetistirilen tarim ürünlerinin basinda çesitli sebze ve meyveler gelir. Tarim ürünlerinden elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 22’dir ve çalisan nüfusun % 19.5’i bu alanda is görmektedir. Önceleri daha çok balik avlaniyor ve nüfusun %11’i geçimini balikçilikla sagliyordu. Ancak sözde özerk yönetimle isgal devleti arasinda imzalanan anlasmalarla “özerk yönetim”in sinirlarinin deniz kiyisinda bittigi kabul edilerek Gazzelilerin Akdeniz’de balik avlamalarina yasak kondu. Bu ise onbinlerce insanin issiz sekilde ortada kalmasina sebep oldu. Yine söz konusu anlasmalardan önce çok sayida Gazzeli “yesil hat” içine girerek çalisma imkani bulabiliyordu. Ama bu anlasmalardan sonra girisler zorlastirildigindan on binlerce insan da bu yüzden issiz kaldi. Dolayisiyla Gazze bölgesinde bugün issizlik orani % 60’a fakirlik orani ise % 97’ye çikmistir. Bu durum söz konusu anlasmalarin gerçek yüzünü gösteren hakikatlerden sadece iki kisa not. Anlasmalarin gerçek yüzü incelendiginde ne büyük ihanetler içerdigi çok daha belirgin bir sekilde anlasilacaktir.

Saglik: “Yesil hat” içindeki topraklarda ortalama 350 kisiye, Bati Yaka’da 1500 kisiye, Gazze’de ise 2000 kisiye bir doktor düsmektedir.

Alıntı

Kuveyt

Kuveyt

Resmi adı: Kuveyt Devleti

Başkenti: Kuveyt (Nüfusu: 60.000)

Diğer önemli şehirleri: Havalli (Nüfusu: 190.000), Sâlimiye (Nüfusu: 200.000), Fervâniye, Cehrâ, el-Ahmedi.

Yüzölçümü: 17.818 km2

Nüfusu: 1.450.000 (1993 tahmini). Nüfusun tamamı şehirlerde yaşamaktadır. Ortalama ömür 73 yıldır. Çocuk ölümlerinin oranı binde 17’dir. Nüfusun % 37’sini 14 yaşın altındakiler oluşturmaktadır.

Km2 başına düşen insan sayısı: 81.3

Nüfus artış hızı: Normalde yıllık % 4 oranındadır. Ancak Körfez savaşından sonra Filistinliler başta olmak üzere Kuveyt asıllı olmayan bazı unsurlar sınır dışı edildiğinden nüfusta ciddi bir azalma olmuştur.

Etnik yapı: Nüfusun % 84’ünü Araplar oluşturuyor. Bunların yarıya yakını Kuveyt asıllı, kalanı diğer Arap ülkelerinden gelenlerdir. Geriye kalan nüfusun % 15’ini Asya ülkelerinden gelenler, % 0.1’ini Afrikalılar, % 0.8’ini Avrupalılar, % 0.1’ini Amerikalılar, kalanını da diğer ülkelerden gelmiş olanlar oluşturmaktadır. Asyalılar içinde Hindistanlılar ve İranlılar çoğunluktadır.

Dil: Resmi dil Arapça’dır. Halkın geneli de Arapça konuşmaktadır.

Din: Resmi din İslâm’dır. Nüfusun % 98’i Müslüman, kalan nüfusun az bir kısmı hıristiyan diğeri doğu dinleri mensubudur. Müslümanların büyük bir çoğunluğu sünni, az bir kısmı Şii’dir.

Coğrafi durumu: Ortadoğu ülkelerinden sayılan ve Basra Körfezi kıyısında bulunan Kuveyt, kuzeyden Irak, doğudan Basra Körfezi, güneyden Suudi Arabistan’la çevrilidir. Basra Körfezi’ne olan kıyısının uzunluğu 290 km.’dir. Körfez içinde de Kuveyt’e ait 9 ada mevcuttur. Sâlimiye bölgesinde bulunan tepelerinin en yüksek noktası 300 m. kadardır. Yerleşim alanı dışında kalan topraklarının % 9’u tarım alanı kalanı çöl ve kumsaldır. Kuzey kesim tepeliktir. Güney bölge ise düzlüktür. Kuveyt’e oldukça sıcak ve yağışsız bir iklim hâkimdir. Sıcaklık yaz aylarında 45 dereceye çıkar, kış aylarında ise 8 dereceye kadar düşer. Basra Körfezi kıyısında bulunan başkent Kuveyt’te yıllık sıcaklık ortalaması 29 derece, yıllık yağış ortalaması ise 94 derecedir.

Yönetim şekli: Ülkenin başında geniş yetkilere sahip bir emir vardır. Ancak 16 Kasım 1962’den buyana yürürlükte olan anayasa Kuveyt’te demokratik, halk iradesini öne çıkaran bir yönetim şeklinin hâkim olduğunu vurgulamaktadır. Yasama yetkisi emirin ve üyeleri seçimle belirlenen 60 üyeli Milli Meclis’in elindedir. Milli Meclis’e girebilmek için Kuveyt asıllı olmak şarttır. Parlamento üyelerinin belirlenmesi için yapılan seçimlerde sadece 21 yaşını doldurmuş erkekler oy kullanır. Başbakan emir tarafından tayin edilir. Ancak veliahdın başbakan olarak tayin edilmesi bir adet halini almıştır. Şimdiki emirin veliahdı Sa’du’l- Abdullah es-Sabah da başbakanlık görevini yürütmektedir. Hükümet başbakan tarafından oluşturulur. Hükümetin en az 7 üyesinin emir ailesinden (es-Sabah ailesinden) olması gerekir. Anayasaya göre şeriat, yasamada asıl kaynaktır. Ancak uygulamada ciddi birtakım aksaklıkların olduğu dikkati çekmektedir. Kuveyt, BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), Arap Devletleri Birliği, Körfez İşbirliği Konseyi, OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı), IMF (Uluslararası Para Fonu), İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.

İdari bölünüş: 4 ilden meydana gelir. Bunlar: Kuveyt, Havalli, el-Ahmedi ve el-Cehrâ’dır.

Tarihi: Kuveyt yakın tarihe kadar çok az nüfusun yaşadığı bir bölgeydi. Örneğin 18. yüzyılın sonlarında Kuveyt şehrinde yazları 3 bin kışları 10 bin kişi yaşardı. Kuveyt toprakları 634 yılında Halid bin Velid (r.a.) komutasındaki İslâm ordularınca İslâm devletinin topraklarına katılmıştır. Ancak o tarihlerde bu bölge az sayıda insanın yaşadığı ve çok fazla önem verilmeyen bir bölgeydi. (Katar ve Bahreyn tarihi hakkında verilen bilgiler Kuveyt’in İslâm orduları tarafından fethedilmesinden Portekizlilerin işgaline kadar geçen dönemi hakkında fikir verecektir.) 16. yüzyılda Portekizliler Kuveyt kıyılarına çıktılar. Ancak kaynaklardan öğrendiğimize göre Kuveyt şehri 18. yüzyılın başlarında kurulmuştur. Daha sonra bazı Arap kabileleri bu şehrin etrafına toplanmaya başladılar. 18. yüzyılın ortalarına doğru burası bir ticaret şehri sıfatı kazandı. 1756’da Utub kabilesinden Sabah ailesi Kuveyt şehrine yerleşti ve burada bir bölgesel yönetim kurdular. Bugünkü Kuveyt şeyhleri de bu aileye mensuptur. 1776’da Basra’nın İranlılarca işgal edilmesi Kuveyt’in ticari önemini artırdı ve şehrin nüfusu artmaya başladı. 1805’te İngilizler Kuveyt’e yerleşerek Vehhabi isyanlarına karşı burayı bir üs olarak kullanmaya başladılar. Ancak bu sıralarda Kuveyt şeyhi Osmanlı Devleti’yle işbirliğine girdi ve İngilizler çok fazla tutunamadılar. Kuveyt şeyhi I. Câbir 1845’te Basra’nın İranlılardan geri alınmasında Osmanlı kuvvetlerine yardım etti. Kuveyt 1853’te de tamamen Osmanlı Devleti’ne bağlandı. Kuveyt şeyhi II. Abdullah, 1871’de Osmanlı ordularına deniz ve kara gücüyle yardım ederek el-Katif ve el-İhsâ’nın fethedilmesine ve buralardaki ayaklanmaların bastırılmasına yardımcı oldu. Buralarda görev alan Kuveyt birliklerinin başında, daha sonra 1896 – 1916 yılları arasında Kuveyt şeyhliği yapan Mübarek es-Sabah vardı. Ancak Mübarek es-Sabah’ın Kuveyt şeyhliğine gelmesinden sonra Osmanlı – Kuveyt ilişkilerinde bozulmalar baş gösterdi ve Mübarek, İngilizlerle işbirliği yapmaya başladı. 23 Ocak 1899’da İngilizlerle bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre Kuveyt topraklarının hiçbir parçasını İngiltere’den veya İngiltere vatandaşlarından başka hiçbir yabancı devlete veya ferde vermeyecek ya da kiralamayacaktı. Anlaşma Kuveyt’in İngiltere’nin muvafakati olmadan yabancı ülke temsilcisi kabul etmemesini de şart koşuyordu. Kuveyt, 1914’te de Osmanlı Devleti’nden ayrılarak İngiliz himayesine geçti. Kuveyt’i İngiliz himayesine sokan Mübarek es-Sabah’ın 1916’da ölümünden sonra yerine oğlu Câbir geçti. Onun yönetimi bir yıl kadar sürdü ve 4 Şubat 1917’de kardeşi Sâlim geçti. Onun yerine de 23 Şubat 1921’de kardeşinin oğlu Ahmed bin Câbir geçti. Onun İngiliz himayesindeki yönetimi 29 Ocak 1950’ye kadar sürdü ve yerine kardeşinin oğlu Abdullah bin Sâlim geçti. Kuveyt’in yeniden bağımsız devlet statüsü kazanması ancak 19 Haziran 1961 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu sıradaki Kuveyt şeyhi Abdullah bin Sâlim’di ve onun yönetimi 24 Kasım 1965’e kadar sürdü. Yerine kardeşi Sabah bin Sâlim geçti. Sabah bin Sâlim 1971’de şeyhlik unvanını bırakarak emirlik unvanı almıştır. Onun yönetimi 31 Aralık 1977’ye kadar sürdü ve yerine şimdiki emir Câbir bin Ahmed geçti. Kuveyt, 2 Ağustos 1990’da Irak tarafından işgal edildi ve bu işgal 20 Ocak 1991’e kadar sürdü. (Bu konuda daha tafsilatlı bilgi için Irak tarihine bkz.) Irak işgali esnasında ülkesini terkeden Şeyh Cabir bin Ahmed Irak kuvvetlerinin çekilmesinden sonra yeniden ülkesine dönerek eski yönetimini devam ettirmeye başladı.

Dış problemleri: Kuveyt’in en önemli dış problemi Irak’la olan sınır problemidir. 1990’daki Irak – Kuveyt gerginliği ve arkasından gelen işgal de bu probleme dayandırılmıştır. (Bu konuda geniş bilgi için Irak’ın tarihine ve dış problemlerine bkz.)

İç problemleri: Yabancı iş gücü ve etnik çeşitlilik diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi Kuveyt’te de bazı sosyal problemlere yol açmaktadır. Özellikle Asya kökenlilerin Kuveyt toplumuna entegre olamamaları ve kendi ülkelerine özel birtakım gelenekleri yaşatmaya çalışmaları bir kimlik sorunu ortaya çıkarmaktadır. Asyalıların oranlarının gittikçe artması Kuveyt’in yerlilerini endişeye sokuyor. Çünkü onların doğu dinlerinin etkisini taşıyan birtakım gelenekleri Kuveyt toplumunda yayılma eğilimi gösteriyor. Ayrıca Asyalıların zamanla önemli bir etnik unsur haline gelmelerinin ciddi birtakım etnik sorunlar doğurabileceği ihtimalini de gözden uzak tutmuyorlar. Kuveyt’in bir diğer iç problemi de uyuşturucu tüccarlarının oyunlarıyla gençler arasında uyuşturucu kullanımının artması. Gençlerin eğlenceye ve dünya zevklerine yöneltilmesiyle başlayıp, uyuşturucuya alıştırılmalarıyla devam eden “ifsat hareketi” bugün tehlikeli boyutlara ulaşmış. İstatistiklere göre Kuveyt toplumunda genel olarak uyuşturucu kullanımı oranı % 1.3. Bu oran gençlerde daha yüksek.

İslami Hareket: Kuveyt’teki İslâmi cemaatlerin başında Müslüman Kardeşler’in bu ülkedeki kolu gelmektedir. Bu cemaat faaliyetlerini daha çok Toplumsal Islah Cemiyeti vasıtasıyla yürütmektedir. Bu cemiyetin çok değişik alanları kapsayan çalışmaları var. Özel okullar açıyor. Kamplar, yaz kursları, konferanslar, sempozyumlar, kitap fuarları vs. düzenliyor. Bunun yanı sıra bazı ticari faaliyetleri de var. Cemiyetin çıkardığı haftalık el-Muctema’ dergisi İslâm dünyasında en çok okunan haftalık İslâmi dergi durumunda. İslâmi tebliğ çalışmalarını yürütmek için cemiyete bağlı olarak “İslâmi Davet Konseyi” oluşturulmuş. Bu konsey tebliğ çalışmalarının yanı sıra çeşitli hayır faaliyetleri de yürütüyor. Cemiyetin hayır ve yardım çalışmalarını yürütmek için oluşturulmuş daha başka komiteleri de var. Bu komitelerin özellikle Afrika ülkelerine yönelik önemli hayır çalışmaları var. Müslüman Kardeşler mensupları siyasi faaliyetlerini İslâmi Anayasa Hareketi vasıtasıyla yürütüyorlar. Bu hareketin genel sekreterliğini Câsim Muhelhel el-Yâsin yapıyor. Hareket Ekim 1992’de gerçekleştirilen en son genel seçimlerde 19 üyesini parlamentoya soktu. Hareket mensubu parlamenterler ülkede İslâm kanunlarının eksiksiz uygulanması için yoğun bir faaliyet yürütüyorlar. Bu amaçla parlamentodaki daha başka milletvekillerinin de desteğiyle Mart 1994’te başbakan Sa’dun Abdullah’a 39 imzalı bir dilekçe verdiler. Kuveyt’te etkinliği olan bir diğer İslâmi cemaat de selefiler. Bunlar son parlamento seçimlerine Sünni İttifakı adıyla girdiler. Ancak selefiler düşünce itibariyle toplumda etkili olsalar da geniş çaplı çalışmaları ve bu çalışmaları organize edecek yeterince kurumları yok. Kuveyt’te Müslüman zenginler tarafından açılmış birçok İslâmi özel okul bulunuyor. Bunun yanı sıra İslâm Fıkhı Enstitüsü gibi ilmi amaçlı birtakım bağımsız kurumlar da mevcut. Diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi Kuveyt’te de çok sayıda İslâmi hayır kurumu bulunuyor. Bunlar daha çok Kuveyt dışındaki Müslümanlara yardım ulaştırmak amacıyla kurulmuşlar.

Ekonomi: Kuveyt ekonomisi birinci derecede petrole dayanır. 1992’de toplam 312 milyon varil petrol üretmiştir. OPEC ülkeleri arasında 1993’te gerçekleştirilen anlaşmada Kuveyt’in günlük petrol üretiminin 2 milyon varil olması kararlaştırılmıştı. Ancak Kuveyt yönetimi bu sınırlamayı aşarak bütün yıl boyunca günlük üretimini 2 milyon varilin üstüne çıkardı. 1993’teki petrol rezervi 92 milyar 430 milyon varil olarak tahmin ediliyordu. Doğal gaz yönünden de zengindir. 1992’de 2 milyar 650 milyon m3 doğal gaz üretmiştir. 1993’teki doğal gaz rezervi de 1 trilyon 350 milyar m3 olarak tahmin ediliyordu. Petrol ve doğal gazın gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 41 oranındadır. Son yıllarda tarım alanında önemli gelişmeler kaydedilmiş, modern usullerle ziraat yapılmaya başlanmıştır. Sebze üretimi için, hükümet destekleriyle seralar kurulmuştur. Aynı şekilde hayvan yetiştirilmesi için de çiftlikler kurulmuştur. Son yıllarda yılda ortalama 2 bin ton tahıl, bin ton meyve ve 40 bin ton sebze üretilmektedir. 1992’de ülkede 5 bin baş sığır, 298 bin baş koyun bulunuyordu. Tarım ve hayvancılıktan elde edilen gelirin milli gelir içindeki payı % 1’dir. Çok yaygın olmamakla birlikte balıkçılık da yapılmaktadır. 1991’de 2 bin ton balık ve deniz ürünü avlanmıştır. Tarım, hayvancılık ve balıkçılık sektöründe çalışanlar tüm çalışan nüfusun % 1.5’ini oluşturmaktadır. Halkın içme ve kullanma suyu ihtiyacı büyük ölçüde denizden arıtılan sularla karşılanmaktadır. Bunun yanı sıra bazı yerlerde yer altı suları çıkarılarak şişelenip içme suyu olarak kullanılmaktadır.

Para birimi: Kuveyt dinarı.

Gayri safi milli hasılası: 23 milyar 490 dolar.

Kişi başına düşen milli gelir: 16.200 dolar.

Dış ticaret: İhraç ettiği ürünlerin başta gelenleri petrol, doğal gaz (bu ikisinin ihracattaki payı: % 91) ve çeşitli mamul mallardır. İthal ettiği malların başında savunma araçları, elektrikli ve elektronik aletler, ulaşım araçları ve yedek parçaları, makineler, gıda maddeleri, canlı hayvan, kimyasal maddeler, tekstil ürünleri ve çeşitli sanayi hammaddeleri gelir. Dış ticaretinde birinci sırayı Japonya alır. İkinci sırada Tayvan, ABD ve çeşitli Avrupa ülkeleri gelir. Dış ticaretinde açık olmamaktadır. 1990’da ihracat gelirleri ithalat giderlerinden 5 milyar 175 milyon dolar fazla olmuştur. 1992’de uluslararası cari işlemlerinde 800 milyon dolar artısı olmuştur.

Sanayisi: Kuveyt sanayisinde birinci sırayı petrol arıtma tesisleri ve petrolden elde edilen ürünlerle ilgili sanayi kuruluşları alır. Kuveyt’in üç yerde petrol arıtma tesisleri vardır. Bunların en büyüğü en önemli ihracat ithalat limanının bulunduğu el-Ahmedi’dedir. Petrolden elde edilen yan ürünler üzerine de çok sayıda sanayi kuruluşu kurmuştur. Bu tesislerde sıvı amonyak, amonyum sülfat, kükürt asit, klorin, üre vs. üretilmektedir. Petrole dayalı tesislerin dışında da çok sayıda sanayi kuruluşu kurulmuştur. Demir çelik ürünleri, metal tel, yağ, paketleme malzemeleri, gaz, plastik malzemeler, çimento, oksijen, kükürt, kâğıt, naylon, gıda maddesi, meşrubat, giyim eşyası, mobilya, kırtasiye malzemeleri, büro malzemeleri, inşaat malzemeleri, madeni eşya, elektrikli araçlar ve elektrik donanım eşyası vs. üreten fabrikalar ve sanayi tesisleri kurulmuştur. Devlet sanayi kuruluşu kurmak isteyenlere uzun vadeli krediler açmak ve tesislerini kuracağı arsa temin etmek suretiyle yardımcı olmaktadır. İmalat sanayisinin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 14’tür. Çalışan nüfusun yaklaşık % 9.5’i sanayi sektöründe iş görmektedir.

Enerji: Kuveyt’te 1991’de 9 milyar 100 milyon kw/saat elektrik üretilmiştir. Aynı yıldaki elektrik tüketimi de bu rakama eşittir. Elektrik enerjisinin tamamı termik santrallerden elde edilmektedir. Kişi başına yıllık elektrik tüketimi ortalama 4.362 kw/saattir.

Ulaşım: Ülkenin tek havaalanı başkent Kuveyt’teki Uluslararası trafiğe açık havaalanıdır. Başta el-Ahmedi limanı olmak üzere Kuveyt’in dört limanından ham petrol ve petrol ürünleri ihracatı yapılmaktadır. Bu limanlar aynı şekilde ithalatta da kullanılmaktadır. Kuveyt’in 100 grostonun üstünde yük taşıyabilen 210 gemisi vardır. 4300 km. karayoluna sahiptir. Bu ülkede ortalama 3.5 kişiye bir motorlu ulaşım aracı düşmektedir.

Eğitim: Kuveyt’te eğitim ücretsizdir. 8 yıllık temel eğitim mecburidir. Bundan sonra dört yıllık ve isteğe bağlı lise eğitimi vardır. 205 ilkokul, 315 genel ortaöğretim kurumu, 35 mesleki ortaöğretim kurumu bulunmaktadır. Gerek ilkokul gerekse ortaöğretim çağındaki çocukların % 90’dan fazlası bu öğretimden yararlanabilmektedir. Ayrıca camilerde ve İslâmi hayır kurumlarının açtığı özel eğitim kurumlarında İslâmi eğitim verilmektedir. Kuveyt’in 1 üniversitesi, 2 yüksekokulu, 5 araştırma enstitüsü mevcuttur. Üniversite çağındaki gençlerden üniversiteye kayıt yaptıranların oranı % 17, 25 yaşın üzerindekiler içinde yüksek öğrenim görmüş olanların oranı % 11.2, okuma yazma bilenlerin oranı ise % 73’tür.

Sağlık: Kuveyt’te 25 hastane, 2950 doktor, 390 diş doktoru, 10 bin hemşire mevcuttur. 492 kişiye bir doktor düşmektedir. Sağlık hizmetleri iyi bir seviyededir. Sağlık kurumları modern cihazlarla donatılmıştır.

Alıntı

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan Hakkinda Genel Bilgiler
Resmi adi: Suudi Arabistan Kralligi

Baskenti: Riyad

Diger önemli sehirleri: Mekke, Medine, Cidde, Taif, Demmam, Dahran, Bureyde.

Yüzölçümü: 2.150.000 km2

Nüfusu: 23,000.000 (2000 tahmini). Nüfusun % 77.5’i sehirlerde yasamaktadir.

Nüfus artis hizi: % 3.9

Etnik yapi: Nüfusun % 94’ü Araptir. Kalan nüfusu da Güney Asyalilar, Türkistan Türkleri ve Huiler olusturmaktadir.

Dil: Resmi dil de konusulan dil de Arapça’dir.

Din: Resmi din Islâm’dir ve halkin % 99’u Müslümandir. Müslümanlarin çogu sünni ve büyük çogunlugu Hanbelidir. Az sayida da Sii vardir. Müslümanlarin disinda az sayida hiristiyan ve Dogu dinleri mensubu mevcuttur.

Cografi durumu: Ortadogu ülkelerinden sayilan ve Arap Yarimadasi’nin büyük bir kismini kaplayan Suudi Arabistan kuzeyden Ürdün ve Irak, kuzeydogudan Kuveyt, dogudan Basra Körfezi, Katar ve Birlesik Arap Emirlikleri, güneydogudan Umman, güneyden Yemen, batidan Kizildeniz’le çevrilidir. Topraklarinin % 1’i tarim alani, % 39’u otlak, kalani çöl ve kumsaldir. Suudi Arabistan’a sicak ve kurak bir iklim hâkimdir.

Yönetim sekli: Suudi Arabistan krallik rejimiyle yönetilmektedir. Kral oldukça genis yetkilere sahiptir. Yasama yetkisi de kralin elindedir. Anayasaya göre ülkede uygulanacak yasalarin seriata dayanmasi gerekir. Ancak pratikte bu konuda birçok pürüz mevcuttur. Anayasayi degistirme yetkisi kralin elindedir. Kral 1993’te 60 üyeli bir Danisma Meclisi olusturdu ve üyelerinin tamamini bizzat kendisi belirledi. Ancak bu meclisin yetkileri oldukça sinirlidir ve sadece kral istedigi zaman toplanmaktadir. Seriatin normalde bütün herkese karsi islemesi gerekirken Suudi Arabistan’da “siyade” denilen ve kralla onun çevresindeki kisilerin olusturdugu sinifin yargi dokunulmazligi vardir. Yönetim kadrosunu olusturanlarin büyük bir çogunlugu Suud ailesine mensuptur. Kendilerine “emir” denilen idari bölge yöneticilerinin tamami Suud ailesine mensuptur. Bütün üst kademe yöneticileri kral tarafindan tayin edilir. Onlar da kendi emirlerinde çalisacak kisileri tayin ederler. Dernek yöneticilerine varincaya kadar bütün yetkili kisiler tayinle belirlenir, hiçbir yerde seçim yoluna gidilmez. Yardim kuruluslari ve dernekleri kurma ve kurdurma yetkisi sadece devletin elindedir. Her ne amaçla olursa olsun toplanti ve tören için özel izin gerekir. Suudi Arabistan, BM, IKÖ (Islâm Konferansi Örgütü), Arap Birligi, Körfez Isbirligi Konseyi, OPEC (Petrol Ihraç Eden Ülkeler Teskilati), IMF (Uluslararasi Para Fonu), Islâm Kalkinma Bankasi gibi uluslararasi örgütlere üyedir.

Idari bölünüs: 13 idari bölgeye ayrilir.

Tarihi: Bilindigi üzere bugün Suudi Arabistan yönetiminin elinde olan topraklar Islâm’in besigi olan topraklardir. Bu itibarla bu topraklarin Islâmi tarihi Resulullah (a.s.)’in peygamber olarak ortaya çikmasiyla baslamis, rasid halifeler, Emeviler ve Abbasiler dönemleriyle devam etmistir. Bazi küçük karisikliklar ve ayaklanmalar müstesna tutulursa bu dönemlerde bu topraklar sürekli hilafeti temsil eden devletin yönetimi altinda olmustur.

1258’de Abbasiler’in Bagdat’taki varliklarina Mogollar tarafindan son verildikten kisa bir süre sonra Misir’da yönetimi ellerinde bulunduran Memlükler, Abbasi halifelerini yanlarina çagirmis ve hilafetin burada kendi himayelerinde devam etmesini saglamislardir. Böylece bu tarihten sonra bugünkü Suudi Arabistan’in hükmettigi Arap Yarimadasi’nin yönetimi Memlükler’in eline geçti. 1517’de Kanuni’nin Memlük saltanatina son vermesinden sonra hilafetin Osmanlilara geçmesiyle birlikte kutsal beldeleri içinde bulunduran Arap Yarimadasi’nin yönetimi de Osmanlilarin eline geçti.

Arabistan topraklarinin Osmanli yönetiminde oldugu dönemde 1740’larda bu bölgede Vehhabilik hareketi olarak bilinen itikadi hareket ortaya çikti. Hareketin öncüsü Muhammedu’bnu Abdilvehhab 1744’te Riyad yakinlarindaki Der’iyye kasabasina yerleserek orada bir kabilenin baskani olan Muhammedu’bnu Suud ile isbirligi yapti. Bu isbirliginden Vehhabi isyanlari dogdu. Isyancilar Osmanlilardan bagimsiz olarak kendi inançlarina ve düsüncelerine göre sekillenen bir devlet kurmak istiyorlardi. Muhammedu’bnu Suud’un 1765’te ölümü üzerine Vehhabi isyanlarinin askeri ve siyasi liderligini oglu Abdülaziz üstlendi. Isyan çok sürmeden Arabistan’a yayildi ve isyancilar 1803’te Mekke’yi ele geçirdiler. Osmanli Devleti bu isyanlari bastirmak için Misir valisi Mehmed Ali Pasa’yi görevlendirdi. Mehmed Ali Pasa’nin oglu Tosun’un komutasindaki bir ordu 1812-13’te Medine, Mekke ve Taif’i vehhabilerden geri aldi. Daha sonra Mehmed Ali Pasa bizzat kendisi Abdülaziz’in üzerine yürüdü. Baslangiçta direnen Abdülaziz 1814’te ani bir sekilde öldü ve kuvvetleri dagildi. Mehmed Ali Pasa’nin gönderdigi Kavalali Ibrahim Pasa 1818’de Der’iyye’ye girerek isyancilari yenilgiye ugratti. Muhammedu’bnu Abdülvehhab’in oglu Der’iyye kadisi Süleyman’i da öldürdü. Ibnu Abdilvehhab’in diger oglu Ali de haccda yakalanarak öldürüldü. Ibrahim Pasa Abdülaziz ibnu Suud’un oglu Abdullah’i ve çocuklarini yakalayarak Istanbul’a gönderdi ve bunlar 17 Aralik 1819’da burada idam edildiler. Ancak Vehhabi hareketi durmadi. Osmanli ordularinin önünden kaçan Türki ibnu Abdillah, Vehhabi kuvvetleri yeniden toparlayarak 1821’de Riyad’i baskent yapan bir Vehhabi devleti ilan etti. Bu yönetim baslangiçta askeri hareketlerle, 1843’ten sonra da Osmanli Devleti’ne tabi olmayi kabul ederek 1891’e kadar ayakta kalmayi basardi. 1891’de dagilan bu yönetimi II. Abdülaziz ibnu Suud 1902’de yeniden toparlayarak Riyad merkezli Vehhabi yönetimin kurulusunu ilan etti. II. Abdülaziz, Arabistan yarimadasinda gücünü artirmak için Ingilizlerle isbirligi yapti. Sonraki yillarda Arabistan’in diger bölgelerini de ele geçirerek topraklarini genisletti. Abdülaziz 26 Aralik 1915’te Ingiltere’yle özel bir anlasma imzaladi. Anlasmaya göre Abdülaziz’in ele geçirdigi topraklarin kesin yönetimi ona ait olacak, ondan sonra da yönetim çocuklarina geçecekti. Ancak bu topraklarin yöneticileri hiçbir sekilde Ingiltere’nin aleyhinde olmayacaklardi.

I. Dünya Savasi’nin Osmanli Devleti’nin aleyhine sonuçlanmasi üzerine Ibnu Suud yönetimi 1921’den sonra Hâil, Tâif, Mekke, Medine ve Cidde’yi de ele geçirdi. Abdülaziz ibnu Suud 5 Aralik 1924’te Necd ve Hicaz krali olarak ilan edildi. 27 Mayis 1927’de Ingilizlerle yapilan anlasmayla “Necd ve Hicaz Kralligi” bagimsiz bir devlet statüsü kazandi. 1932’de devletin adi “Suudi Arabistan Kralligi” olarak degistirildi. Abdülaziz ibnu Suud’un kralligi 9 Kasim 1953’e kadar sürdü. Onun arkasindan oglu Suud ibnu Abdülaziz kral oldu. Onun 2 Kasim 1964’te ölümünden sonra yerine kardesi Faysal ibnu Abdülaziz geçti. Onun 25 Mart 1975’te yegeni tarafindan öldürülmesi üzerine yerine kardesi Hâlid ibnu Abdilaziz geçti. Onun 13 Haziran 1982’de ölümünden sonra da yerine kardesi Fehd ibnu Abdilaziz geçti. Fehd ibnu Abdülaziz kardesleriyle arasindaki saltanat rekabetinde ABD’den destek gördü ve kralliga geçmesinden sonra da ülkeyi tamamen ABD güdümüne soktu. 17 Ocak 1991’de baslayan Körfez Savasi’nda da ABD’nin öncülügündeki müttefik kuvvetlere en büyük lojistik destegi Suudi Arabistan verdi.

Dis problemleri: Suudi Arabistan’in Körfez krizinde takinmis oldugu tavir Irak’in yani sira Yemen ve Sudan’la da arasinin açilmasina yol açti. Suud yönetimi Yemen’in söz konusu krizde Irak’in tarafini tutmasi yüzünden ülkesinde çalisan 1 milyon Yemenliyi sinir disi etti. Fakat sonraki dönemlerde iliskilerde bir yumusama oldu. Benzer problemleri Sudan’la da yasadi.

Suud yönetimi içerdeki insan haklari ihlalleri ve baskici uygulamalari yüzünden çesitli uluslararasi insan haklari kuruluslarinin da hedefi haline geldi. 1993’te sürekli bu tür kuruluslarla basi dertteydi. Uluslararasi Af Örgütü ve daha baska insan haklari kuruluslari bu ülkedeki insan haklari ihlalleriyle ilgili oldukça kabarik raporlar yayinladilar.

Iç problemleri: Ülkedeki despotik kraliyet rejimine ve insan haklari ihlallerine karsi tepkiler son yillarda iyice su yüzüne çikmaya basladi. Bu yüzden çesitli üniversitelerde ve bakanliklarda görevli aydinlar 1993 Mayis’inda bir bildiri yayinlayarak yönetimi seriat ilkelerine dönmeye ve seriatin insanlara saglamis oldugu haklari güvenceye almaya çagirdilar. Ancak çok geçmeden bu bildiriye imza atanlarin hepsi görevlerinden uzaklastirilarak birçogu tutuklandi. Buna ragmen üniversite çevrelerindeki rahatsizlik devam etti ve ayni yilin Agustos ayinda 60 ögretim görevlisi kraldan, tutuklananlarin serbest birakilmalarini istedi. Çok geçmeden bazi imamlar ve din alimleri de yönetimin baskici ve Islâm’a aykiri uygulamalarindan duyduklari rahatsizligi dile getirdiler. Bu gelismeler üzerine de çok sayida imam görevden uzaklastirildi ve birçogu tutuklandi. Yönetim simdilik kendisine yönelik tenkitleri ve tepkileri zorla susturmaya çalisiyor. Ancak bu metodun uzun vadeli bir çözüm olmayacagi, gittikçe yayginlasan rahatsizligin ileride ciddi bir patlamaya yol açmasinin ihtimal dahilinde oldugu görülüyor.

Islami Hareket: Suudi Arabistan yönetiminin uyguladigi siki baski politikasi ve örgütlenmeye karsi getirilen yasaklar bu ülkede örgütlü bir Islâmi faaliyet yürütülmesine imkân vermemektedir. Hâlen faaliyet yürüten kuruluslarin tamami devlete baglidir ve devletin resmi politikasini savunmak zorundadir. 100 bin kisilik bir orduya sahip olan Suudi Arabistan’in 300 bin kisinin çalistigi bir istihbarat örgütünün bulunmasi sebebiyle cemaat çalismalari yürütülmesi de oldukça zor olmaktadir. Basta Müslüman Kardesler olmak üzere kendi ülkelerinde Islâm’i devlete hâkim kilmayi amaçlayan cemaatlerin Suudi Arabistan’da faaliyette bulunmasi yasaklanmistir. Ibnu Abdilvehhab’in görüslerine dayandirilan resmi davet çalismalarinin amaci ise Suud yönetiminin izledigi politikaya bir mesruiyet zemini olusturmak ve özellikle gençler arasinda resmi sansürden geçmemis fikirlerin yayilmasina firsat vermemektir.

Ekonomi: Suudi Arabistan ekonomisi birinci derecede petrole dayanir. OPEC ülkeleri arasinda 1993’te gerçeklestirilen anlasmadan sonraki günlük petrol üretiminin 8 milyon varil olmasi kararlastirilmistir. Bu miktarla OPEC ülkeleri arasinda birinci sirayi almistir. Bu miktar OPEC ülkelerinin 24 milyon 520 bin varil olan günlük toplam petrol üretiminin üçte birine yakindir. Yilda ortalama 33 milyar m3 miktarinda da dogal gaz üretmektedir. Petrol ve dogal gazdan elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 35’tir. Suudi Arabistan hacdan da önemli miktarda gelir saglamaktadir. Suud yönetimi hacilardan ayakbasti parasi, özel hizmet parasi gibi çesitli vergiler almaktadir. Tarim son yillarda petrolden elde edilen gelirlerle nispeten gelistirilmistir. En çok üretilen tarim ürünlerinin basinda tahil ve çesitli sebzeler gelir. Son yillarda seraciligin yayginlastirilmasina çalisilmaktadir. Basta hurma ve üzüm olmak üzere bazi meyveler de yetistirilmektedir. Tarim ve hayvanciliktan elde edilen gelirin milli gelir içindeki payi % 6’dir.

Para birimi: Suudi Arabistan Riyali

Kisi basina düsen milli gelir: 7070 dolar

Sanayi: Suudi Arabistan’in sanayi kuruluslarinin basinda petrol aritma ve petrokimya tesisleri gelir. Üretime dayali sanayi pek gelismemistir. Ancak son yillarda bazi sanayi kollarinin olusturulmasi yolunda mesafe katedilmistir. Simdiye kadar kurulmus olan sanayi kuruluslari genellikle gida, mesrubat, sigara, tekstil, dericilik, konfeksiyon, mobilya, agaç isleri, kâgit ve kirtasiye malzemeleri imalati, plastik, çimento ve diger insaat malzemeleri üretimi, maden isleri, madeni ve toprak esya üretimi, büro malzemeleri ve çesitli mekanik ve elektrikli araçlar üretimi sektörleriyle ilgilidir.

Alıntı

Ürdün

Ürdün

Öncelikle su üç kavramin üzerinde durmakta yarar var: Ülke, devlet, halk. Çünkü bu kavramlar özellikle de “Islam ülkesi” kavrami çesitli sekillerde tartisildi. Birçoklari günümüzde Islam ülkeleri diye bilinen ülkelerin genelinin Islami hükümlerle yönetilmemesi sebebiyle “Islam ülkesi” yerine “halki Müslüman ülke” ibaresini kullanmayi tercih etti. Ancak ülke denince, sinirlari belli ve bir devlet mekanizmasina sahip toprak parçasi kastedilir. Yani “ülke” kavraminda toprak parçasi vurgusu öne çikmaktadir. Dolayisiyla Müslümanlarin yogun olarak yasadiklari, tarihte de Islami bir kimlik kazanmis toprak parçalarinin “Islam ülkesi” olarak nitelendirilmesi en uygun olanidir. Devlet ise ülkedeki yönetim biçimini ayakta tutan, kanunlarin uygulanmasini saglayan, halki belli bir disiplin içinde tutan mekanizmadir. Devlet yapisi Islami olabilir veya olmayabilir. Oldugu zaman “Islami devlet” ya da “Islam devleti” dersiniz, olmadigi zaman demezsiniz. Ama “ülke”nin durumu dedigimiz gibi biraz farklidir. Halk kavramiyla genellikle bir ülkede yasayan kitlenin tamami kastedilir. Halklarin bir etnik bir de dini kimlikleri olur. Günümüz istatistiklerinde, bir ülkede yasayan nüfusun dini kimliklerine göre oranlari verilirken inanç ve yasayislarindan ziyade mensubiyetleri göz önünde bulundurulmaktadir. Biz de ister istemez Islam ülkelerini tanitirken o ülkelerde yasayan Müslümanlarin oranlarini verirken bunu esas almak zorundayiz. Ama bu orana girenlerin arasinda tümüyle Islam’i reddedenler olabilecegi gibi, Islam’a mensubiyetini kabullense de hayatinda Islam’in en ufak bir eseri bile görünmeyenler de bulunacaktir. Fakat bizim bunlarin sayilarini ve oranlarini tespit etme imkanimiz olmadigindan ister istemez ulusal istatistik verileri sizlere aktarmak zorundayiz.

Islam ülkelerini tanitirken bir de bu ülkelerdeki Islami olusumlar hakkinda bazi genel bilgiler verecegiz. Bu bilgilerin faydali olacagina inaniyoruz. Çünkü devletlerin tanitimi amaciyla yazilmis eserlerin çogunda bu bilgileri bulmak pek mümkün degildir.

Son olarak da sunu ifade edelim ki bizim için önemli olan ümmet bilincidir. Etnik kimliklerin varligi sünneti ilahiyenin bir geregidir. Ama Islam düsmanlarinin Müslüman halklari birbirine düsürmek, aralarina fitne sokmak için etnik kimliklerini öne çikarmalarini saglama amacina yönelik propagandalarindan etkilenmemeli, iman kardesliginin etnik kökenden her zaman önce geldigini asla unutmamaliyiz

Bu hususlari belirttikten sonra Ürdün’ü tanitmaya baslayalim

Ürdün Hakkinda Bazi Genel Bilgiler
Resmi adi: Ürdün Hasimi Kralligi

Baskenti: Amman (Nüfusu: 1.500.000)

Yüzölçümü: 90.740 km2.

Nüfusu: 5.500.000 (1998 tahmini).

Etnik yapi: % 98 Arap, % 1.2 Çerkez, % 0.7 Türk, az sayida da Kürt vardir. Araplarin önemli bir kismi Filistin asillidir.

Dil: Arapça.

Din: Resmi din Islam’dir. Halkin % 95’i Sünni Müslüman, % 5’i hiristiyandir. Ancak parlamentoda hiristiyanlara % 10 oraninda kontenjan taninmaktadir.

Cografi durumu: Bir Ortadogu ülkesi olan Ürdün, kuzeyden Suriye, dogudan Irak, güneyden Suudi Arabistan, güneybatidan Kizildeniz, batidan da Filistin ve Lut Gölü ile çevrilidir.

Yönetim sekli: Ürdün parlamenter sisteme dayali krallik rejimiyle yönetilmektedir. 1992’de çikarilan bir kanunla siyasi partilerin kurulmasina izin verildi. Üyeleri dört yilda bir gerçeklestirilen seçimlerle belirlenen 80 üyeli bir parlamentosu, 40 kisilik de bir senatosu (üst meclisi) var. Seçimler daha önce nispî temsil sistemine göre yapiliyordu. Ancak ülkede Islami hareketin güçlenmesi üzerine bu hareketin parlamentoda çogunlugu elde etmesine karsi bir tedbir olarak seçim kanunu degistirildi.

Tarihi: Bugünkü Ürdün topraklari Hz. Ömer (r.a.) döneminde Islam devletine katildi. 12. yüzyilda bir süre Haçlilarin isgali altina girdi. 1187’de Haçlilardan kurtarildiktan sonra sirasiyla Eyyubilerin, Fatimilerin ve Memlüklerin elinde kaldi. Memlüklerden sonra 1517’de Osmanli Sultani Yavuz Sultan Selim tarafindan alinarak Osmanli topraklarina katildi. 1831 – 1840 yillari arasinda Misir’da Osmanliya baskaldiran Mehmet Ali Pasa’nin hakimiyetine geçti. Bu ara dönem disinda Ürdün topraklari 1917 Ingiliz isgaline kadar Osmanlilarin elinde kaldi. Ingilizlerin Filistin ve Ürdün topraklarini isgal etmesine, kendisine Arap yarimadasinin kralliginin verilecegi vaadlerine kapilan Serif Hüseyin de yardimci oldu. Ingilizler, 1921’de Serif Hüseyin’in oglu Serif Abdullah’a Ürdün Nehri’nin dogu tarafindaki topraklarda yari bagimsiz bir emirlik kurdurdular. Bu emirlik Ingiltere’nin kontrolü altindaydi. Ingiltere 1946 Londra anlasmasi geregince Ürdün’ün bagimsizligini tanidi. Ingilizlerin Ürdün üzerindeki çikarlarini koruma görevini üstlenmis olan Abdullah’a da Ürdün kralligi payesi verildi. Kral Abdullah, 1951’de yine Ingilizler tarafindan öldürtüldü. Yerine oglu Talal geçti. Fakat daha sonra akli dengesi yerinde olmadigi gerekçesiyle Talal’dan, kralligi birakmasi istendi. O da 1952’de makamini oglu Hüseyin’e devretmek zorunda kaldi.

Kral Hüseyin ülkede bir denge politikasi uygulamaya çalisti. Baslangiçta parlamenter sisteme dayali bir krallik rejimi kurmak istedi. Fakat kendi yetkilerinden taviz vermek istemediginden ilk seçimlerden sonra olusturulan parlamentolar sembolik bir demokratik kurumdan ibaret kaldi. Kral 1967 Arap – Israil savasinin hemen ardindan parlamentoyu kapatti. Bu parlamento ancak 9 Ocak 1984’te bir araya gelebildi. Genel seçimler ise ancak 8 Kasim 1989’da yapilabildi. Ürdün kralini böyle bir seçim yapmaya da 18 Nisan 1989’da patlak veren olaylar zorladi. Ürdün yönetiminin Nisan 1989’da, IMF ve Dünya Bankasi’nin istekleri dogrultusunda parasini % 50 oraninda devalüe etmesi bir hafta süren genis çapli bir halk ayaklanmasina yol açti. Kral halkini ancak bazi vaadlerle yatistirabildi. Bu vaadlerin arasinda serbest seçim yapilmasi da vardi. Bu dogrultuda 8 Kasim 1989’da gerçeklestirilen genel seçimlerde 80 kisilik parlamentoya, Islami hareketten 18’i Müslüman Kardesler’den olmak üzere 33 kisi girebildi. Islami hareketin sonraki yillarda daha da güçlenmesi üzerine yönetim seçim sistemini degistirdi.

Islami Hareket: Ürdün’deki Islami cemaatler içerisinde en güçlü ve en yaygin olani Müslüman Kardesler’dir. Bu cemaat diger bütün Islami cemaatlerle iyi münasebetler kurmaya ve dayanisma içine girmeye çalismaktadir. Ürdün Müslüman Kardesler cemaatinin her alanda faaliyetleri var. Siyasi partiler yasasinin çikmasindan sonra Islami Çalisma Cephesi’nin kurulusuna öncülük etti. Müslüman Kardesler kültürel ve sosyal faaliyetlerin organizesi için Islam Merkezi Hayir Cemiyeti adli bir teskilat kurdu. Bu teskilat çesitli hayir faaliyetlerini, kültürel, sosyal ve egitime yönelik faaliyetleri organize ediyor. Teskilata bagli olarak Amman’da kurulan ve 1982 yilindan bu yana hizmet veren Islami Hastane üniversite hastanelerinden sonra ülkenin en büyük hastanesidir. Yine ayni teskilata bagli olarak anaokulundan üniversiteye çesitli seviyelerde 23 okul açilmis bulunuyor. Bunlarin basinda da Özel Zerka Üniversitesi gelmektedir. Müslüman Kardesler’in disinda kalan Islami cemaatlerin ileri gelenleri arasinda Hizbu’t-Tahrir, Teblig Cemaati, selefiler ve çesitli tasavvufi tarikatlar var.

Hizbu’t-Tahrir geçmiste bir süre Müslüman Kardesler içinde kalmis ancak daha sonra kendine özgü birtakim fikirlerinden dolayi bu cemaatten ayrilmis olan Takiyyuddin en-Nebhani’nin kurmus oldugu bir cemaat. Bu cemaat daha çok hilafet konusuna agirlik veriyor. Mevcut düzenle herhangi bir uzlasma içine girmeye ve parti yoluyla siyasi faaliyet yürütülmesine karsi çikiyor. Hatta ülkedeki yönetimle bir uzlasma anlami tasiyacagini ileri sürdügünden seçimlere katilmaya ve meclise girmeye de karsi çikiyor. Merkezi Pakistan’da bulunan Teblig Cemaati’nin Ürdün’de de küçük çapta bir çalismasi var. Ancak bu cemaat siyasete karismamayi prensip edindiginden Ürdün halki içinde bir etkinlik gösteremiyor.

Arap dünyasinin her tarafinda etkisini gösteren Selefilik hareketi Ürdün’de önemli oranda etkili. Selefiler sayica çok olmasalar da düsünceler üzerinde etkililer. Ürdün’de selefilik akiminin yayilmasinda en çok bu hareketin liderlerinden olan Nasiruddin el-Albani’nin çalismalari etkili oldu.

Tasavvufi tarikatlar içinde en yaygin olani Sazeliye tarikatidir.

Ürdün Islami Hareket’inin en çok sIkIntI çektigi alan yayin faaliyetleri alanidir. Yönetim bu konuda Islami hareketin önüne çesitli zorluklar çikariyor.

Alıntı

Lübnan

Lübnan

Giris

Lübnan, uzun süre iç karisikliklar yasadiktan sonra 1988’de imzalanan Taif anlasmasindan sonra kademeli bir sekilde istikrara kavusmaya basladi. Bugünlerde de Israil isgal güçlerinin Güney Lübnan’dan çekilmeye hazirlanmasi, Güney Lübnan’da Israil’in tampon gücü görevi yapan SLA milislerinin bazi bölgeleri bosaltmasi sebebiyle bu ülke yeniden gündeme gelmeye basladi. Ayrica Filistin, Lübnan ve Suriye adeta iç içe bir konum arz ettiginden, siyonist isgal her üçünü de yakindan ilgilendirdiginden Türkiye’de Lübnan’in cografi konumu ve siyasal statüsü tam olarak bilinmemektedir. Bu yüzden bazilari Lübnan’la Filistin’i birbirine karistiriyor. Dolayisiyla Lübnan’a özgü bir hareket olan Hizbullah’i, Filistin’deki Islami olusumlardan saniyorlar. Bu yüzden zaman zaman: “HAMAS’la Hizbullah niye birlesmiyor, bu ikisinin ayri ayri hareket etmelerinin sebepleri nelerdir?” türünden sorularla karsilasiyoruz.

Lübnan Hakkinda Genel Bilgiler
Resmi adi: Lübnan Cumhuriyeti

Baskenti: Beyrut

Diger önemli sehirleri: Trablussam, Sayda, Zahle, Sur, Nebatiye.

Yüzölçümü: 10.452 km2

Nüfusu: 3.300.000 (1999 tahmini)

Etnik yapi: Lübnan nüfusunun % 83’ünü Araplar olusturmaktadir. Lübnan Araplarinin % 63’ü Müslüman, % 8’i Dürzi, kalani ise Maruni hiristiyandir. % 11 oraninda Grek (Yunan asillilar) vardir. Greklerin % 59’u ortodoks, % 41’i katoliktir. % 5 oraninda Ermeni vardir. Ermenilerin tamami, Ermeni kilisesi mensubu (ortodoks) hiristiyandir. % 1 oraninda da Kürt vardir ve Kürtlerin tamami Müslümandir.

Dil: Resmi dil Arapça ve Fransizca’dir. Halkin geneli Arapça konusmaktadir. Arap olmayan ve yukarida zikredilen etnik unsurlarin dilleri de konusulur.

Din: Devletin resmi dini yoktur. Halkin % 59.5’i Müslümandir. Müslümanlarin % 60’i Sii, % 40’i Sünnidir. Yaklasik % 7 oraninda da Dürzi (Derezi) vardir ki bunlar da Müslümanlar arasinda gösterilmektedir. Ancak Dürzilerin inanç ilkeleri Islam’in inanç ilkelerinden çok uzaktir. Lübnan nüfusunun % 20’sini Maruni hiristiyanlar olusturur. Maruniler Arap katoliklerdir. Ancak bazi konularda diger katoliklerden ayrilmaktadirlar. Yaklasik % 5.5 oraninda Grek ortodoks, % 3.4 oraninda Grek katolik, % 3.4 oraninda da Ermeni ortodoks mevcuttur.

Cografi durumu: Ortadogu ülkelerinden sayilan ve bir Ön Asya ülkesi olan Lübnan kuzeyden ve dogudan Suriye, güneyden Filistin (Israil isgali altinda), batidan da Akdeniz ile çevrilidir.

Yönetim: Lübnan’da halen uygulamada olan devlet gelenegine göre cumhurbaskani hiristiyanlardan, basbakan Sünni Müslümanlardan, meclis baskani ise Sii Müslümanlardan seçilir. 128 üyeli parlamentoda hiristiyanlarla Müslümanlar yari yariya temsil edilmektedir. Ancak Dürziler ve Nusayriler de Müslümanlardan sayilmaktadir

Tarihi: Lübnan Islam ordulari tarafindan 636’da Hz. Ömer (r.a.) zamaninda fethedildi ve Sam (Suriye) eyaletine baglandi. Lübnan da Suriye gibi rasid halifeler döneminden sonra sirasiyla Emevi, Abbasi, Misir hükümdarlari, Selçuklular, Eyyubiler ve Memluklerin hakimiyetinde kaldi. 1516’da Osmanli hakimiyetine geçti ve I. Dünya Savasi sonuna kadar 400 yil süreyle Osmanli idaresinde kaldi. Osmanlilar Lübnan’i merkezden tayin ettikleri bir vali vasitasiyla yönettiler. Ancak ülkede yasayan etnik unsurlarin kendi inanç ve geleneklerini uygulamalarini saglayacak sekilde örgütlenmelerine de firsat tanidilar.

1918’de Lübnan, Fransizlar tarafindan isgal edildi. Fransizlar ülkedeki Marunilerle isbirligi içine girerek Müslümanlara baski yaptilar. Fransiz isgali 1943 Kasim’ina kadar sürdü. 1 Ocak 1944’te de Lübnan’in bagimsizligi resmen tanindi. Ancak Fransizlarin ülke üzerindeki nüfuzlari tam anlamiyla sona ermedi. Fransa bu tarihten sonra da Lübnan’daki siyasi yapinin tesekkülünde Suriye’yle birlikte söz sahibi olmustur.

Bagimsizlik sonrasinda cumhurbaskanligina Bisar el-Huri getirildi. Onun cumhurbaskanligi 18 Eylül 1952’ye kadar sürdü ve ondan sonra Kamil Sem’un cumhurbaskani oldu. Sem’un maruni hiristiyanlardandi ve izledigi politikayla gerek Dürzilerin, gerekse Müslümanlarin tepkisine yol açti. Lübnan’in Misir’la birlesmesini isteyen Arap milliyetçiler de Sem’un politikasina karsi çikiyorlardi. Sonuçta 8 Mayis 1958’de muhalefetten bir gazetecinin öldürülmesi genis çapli bir tepkiye yol açti ve bu tepki çok geçmeden silahli eylemlere dönüstü. Eylemler üzerine Sem’un, ABD’den yardim istedi ve ABD 15 Temmuz 1958’de Lübnan’a askeri çikarma yapti. Fakat olaylar durmadi ve ABD siyasi manevralarla bir çözüm bulma yoluna gitti. Bu çerçevede 31 Temmuz 1958’de Ordu komutani Fuad Sihab’i 22 Eylül 1958’de (Kamil Sem’un’un kanuni süresinin bitiminde) görevi devralmak üzere cumhurbaskanligina seçti. Fuad Sihab görevi devraldiktan sonra Müslüman kökenli Resid Kerami’ye bir hükümet kurdurdu. Ancak hiristiyan gruplar buna karsi çiktilar ve ülke genelinde eylemler baslattilar.

Fuad Sihab cumhurbaskanligi süresince ülkede bir denge politikasi izlemeye çalisti. Bununla birlikte halk tabaninin tam tasvibini kazanamadi ve siyasi karisikliklar aralikli olarak devam etti. Eylül 1964’te Sihab’in süresinin bitmesinden sonra Charles Hilu cumhurbaskanligina seçildi. Onun döneminde siyonist Israil yönetiminin saldirgan politikasi yüzünden çok sayida Filistinlinin Lübnan’a iltica etmek zorunda kalmasi dolayisiyla Lübnan, Filistin meselesinin de dogrudan içine çekilmis oldu. Lübnan’a yerlesen Filistinliler bu ülkede örgütlenerek siyasi faaliyetlerde bulunmaya basladilar. Ancak Maruni Falanjistler bu durumdan rahatsiz oluyorlardi.

Charles Hilu’nun cumhurbaskanligi Agustos 1969’da sona erdi ve yerine Süleyman Feranciye (maruni) cumhurbaskani oldu. Filistinlilerle Falanjistler arasindaki gerginlik Feranciye döneminde de devam etti ve bu gerginlik 1975’te iç savasa dönüstü. Iç savas 1976’da da bütün siddetiyle devam etti. Eylül 1976’da Süleyman Feranciye’nin görev süresinin dolmasi üzerine yerine Ilyas Sarkis getirildi. 1976’nin sonlarina dogru, olaylara müdahale için Suriyelilerin öncülügünde bir Arap Caydirici Gücü, Lübnan’a sokuldu. Bu arada Suriye yönetiminin daha önceki olaylarda sürekli hiristiyanlarin yaninda yer aldigini hatirlatalim. Müdahaleden sonra imzalanan bir anlasmayla Filistinlilerin elindeki agir silahlarin alinmasi, Filistinli gerillalarin Israil isgali altindaki Filistin topraklari sinirina 15 km. yakinlikta bulunan bölgeye çekilmelerinin saglanmasi ve Lübnan ordu birlikleriyle Arap Caydirici Gücü’nün Filistin kamplari çevresinde denetlemelerde bulunmalari kararlastirildi. Bu anlasmanin hem siyonist Israil devletini kuzeyden Filistinli gerillalarin saldirilari konusunda güvenceye kavusturma, hem de Filistinlilerin Lübnan içindeki hareket imkanlarini kisitlama amaci tasidigi açikti. Ancak anlasma olaylari durdurmaya yetmedi ve 1977’nin basindan itibaren Lübnan’in yerli Müslümanlari da kendilerini olaylarin içinde buldular. Öte yandan hiristiyan milisler durumlarini saglama aldiktan sonra Arap Caydirici Gücü’nün çekilmesini isteyerek bu güce karsi silahli eylemlere giristiler. Bütün bu olaylarin ülke geneline yayilmasi ülkedeki siyasi otoritenin tamamen sembolik bir hal almasina ve Lübnan topraklarinin degisik gruplar arasinda paylasilmasina yol açti. Öte yandan siyonist Israil güçleri de Filistinlilerin kuzeyden yaptiklari saldirilara cevap olarak çesitli hava saldirilarinda bulundular.

Israil 3 Haziran 1982’de Londra büyükelçisinin bir saldiri sonucu yaralanmasini bahane ederek 6 Haziran 1982’de Lübnan’i isgal etti. Falanjistler bu isgalde Israilli güçlere yardimci olmuslardir. Lübnan’da askeri güç bulunduran Suriye ise isgal karsisinda sessiz kalmayi tercih etti.

Israil isgalinin henüz devam ettigi sirada 23 Agustos 1982’de Lübnan’da bir cumhurbaskanligi degisikligi de oldu ve Ilyas Sarkis’in yerine Besir Cemayel seçildi. Siyonist güçlerle çok yakin iliskilerinin oldugu bilinen Besir Cemayel cumhurbaskanliginda daha bir ayini doldurmadan 14 Eylül 1982’de öldürüldü.

Besir Cemayel’in öldürülmesinden bir hafta sonra 21 Eylül 1982’de kardesi Emin Cemayel cumhurbaskanligina getirildi. Emin Cemayel ülkede siyasi otoriteyi saglamak için kendisine yardimci olmalari üzere Amerika, Fransa ve Italya’dan Lübnan’a asker göndermelerini istedi. Siyonist Israil’in Lübnan’i isgaline ve bu ülkede gerçeklestirdigi katliama göz yuman bu ülkeler Emin Cemayel’in istegini kabul ettiler. Ama degisen bir sey olmadi. Iç karisikliklar ve silahli eylemler yine devam etti.

Siyonist güçler Subat 1985’ten itibaren Lübnan’i terk etmeye basladilar. Ancak çekilirken Güney Lübnan’da özel bir güvenlik bölgesi olusturdular. Orada hiristiyan milislerden Güney Lübnan Ordusu (SLA) adinda özel bir ordu kurdu ve basina da yine maruni bir subay olan Antuvan Luhad’i geçirdiler. Bu ordu bugün Hizbullah milislerinin saldirilarina karsi Israil’in isgali altindaki topraklarin kuzey sinirlarini korumaktadir.

Emin Cemayel’in görev süresi Ekim 1988’de sona erdi. Ancak ABD ile Suriye’nin ondan sonra kimin Lübnan cumhurbaskani olacagi konusunda anlasamamalari dolayisiyla ülke 1989 yilina cumhurbaskansiz girdi. Bunun üzerine siyasi istikrarsizliktan yararlanan genelkurmay baskani Misel Avn askeri gücünü de kullanarak kendini cumhurbaskani ilan etmek istedi. Öte yandan Arap ülkelerinin girisimiyle daha önceki çesitli suikastlarda öldürülenlerden artakalan 62 Lübnanli parlamenter cumhurbaskani sorununa çözüm bulmak üzere Ekim 1989’da Suudi Arabistan’in Taif sehrinde toplandi. Bu toplantida alinan kararlar dogrultusunda parlamenterler 5 Kasim 1989’da Lübnan’in Klayat sehrinde bir toplanti düzenleyerek Röne Muavvad’i cumhurbaskani seçtiler. Ancak Muavvad 17 gün sonra, 22 Kasim 1989’da öldürüldü. Onun öldürülmesinden 3 gün sonra da Ilyas el-Hiravi bu göreve getirildi. Ilyas el-Hiravi Suriye ve ABD’den aldigi destekle Misel Avn’i Lübnan’i terk etmeye zorladi. Öte yandan ülkeyi yeniden bir siyasi istikrara kavusturmak amaciyla milis gruplarin ellerindeki agir silahlarin bir kismini topladi. Bu gelismelerin arkasindan ülkede kismen bir istikrar ve siyasi otorite saglanmistir. el-Hiravi’nin görev süresinin dolmasindan sonra yapilan seçimlerde bu göreve simdiki cumhurbaskani Emil Lahud seçildi. Geçtigimiz haftalarda olusan yeni hükümetin basina da Selim el-Hiss getirildi. Meclis baskanligini ise Emel hareketinin lideri Nebih Berri yürütmektedir.

Islami Hareket:

Lübnan çok sayida Islami olusumun bulundugu bir ülkedir. Bunlar hakkinda bazi özet bilgiler verecegiz:

Islam Cemaati (Cemaati Islamiye): Faysal Mevlevi’nin liderligindeki bu cemaat Müslüman Kardesler’in Lübnan kanadidir. 1964’ten sonra örgütlenmeye basladi. Sünni Müslümanlar arasinda etkilidir. En güçlü oldugu sehir Sayda’dir. Hareketin liderligini Faysal Mevlevi’den önce degisik eserleriyle taninan Fethi Yeken yapiyordu.

Hizbullah: Lübnan’daki Siiler arasinda en güçlü örgüttür. Örgütün manevi lideri Hüseyin Muhammed Fadlullah, teskilat lideri ise Hasan Nasrullah’tir. Güney’de Israil isgal kuvvetlerine ve onlarin tampon gücü durumundaki Güney Lübnan Ordusu (SLA)’na karsi silahli mücadele veren Islami Direnis bu hareketin askeri kanadi niteligindedir. Hizbullah’in askeri kanadi Lübnan hükümeti tarafindan da resmen tanindigindan silahlari alinmamaktadir. Baskent Beyrut’un güney kesimi de dahil olmak üzere Lübnan’in güney bölgesinin önemli bir kisminda güvenlik kontrolü Hizbullah’in silahli milislerine verilmistir. Hizbullah Lübnan’da ayni zamanda bir siyasi parti niteligindedir.

lib3.jpg (10719 Byte)

Islami Emel Hareketi: Daha önce Imam Musa Sadr’in liderligindeyken siilerin benimsedigi bir yapiya sahip olan Emel Örgütü’nün Nebih Berri’yle birlikte laik ve Suriye yanlisi bir çizgiye kaymasi üzerine bu örgütten ayrilan Sii Müslümanlar tarafindan kuruldu. Fakat fazla genis bir tabana sahip degildir.

Islami Tevhid Hareketi: 1982 Israil isgalinden sonra Seyh Said Sa’ban’in liderliginde Sünni Müslümanlar arasinda örgütlenmeye basladi. Taraftarlari genellikle sünnilerden olmakla birlikte Iran yanlisi bir çizgi izlemektedir.

Hizbu’t-Tahrir: Takiyyuddin en-Nebhani tarafindan kurulmus olan bu örgüt hilafet konusuna agirlik vermektedir.

Ibadurrahman Cemaati: 1950’lerden buyana faaliyet göstermektedir. Siyasi faaliyetlerden çok kültürel ve sosyal faaliyetlere agirlik vermektedir. (Senegal’deki Ibadurrahman Cemaati’nden farklidir.)

Bunlarin yani sira bazi tasavvufî cemaatler de bulunmaktadir. Ancak tasavvufi cemaatler genellikle siyasi faaliyetlerden uzaktir.

Alıntı

Irak

Irak

Irak Hakkinda Genel Bilgiler
Resmi adi: Irak Cumhuriyeti

Baskenti: Bagdat (Nüfusu: 5.000.000)

Diger önemli sehirleri: Basra, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Ramâdi, Necef, Hilla, Erbil, Ummu’l-Kasr, Kufe.

Yüzölçümü: 434.924 km2.

Nüfusu: 23.000.000 (1999 tahmini).

Km2 basina düsen insan sayisi: 44.7

Nüfus artis hizi: % 3.1

Etnik yapi: Irak halkinin % 77’si Arap, % 19’u Kürt, % 1.7’si Türk’tür. Bunlarin yani sira her birinin orani % 1’den daha az olan Farisiler (Iranlilar), Lurlar, Nasturiler ve Iber – Kafkas Çerkezleri yasamaktadir.

Dil: Resmi dil Arapça’dir. Halkin dörtte üçünden fazlasi Arapça konusur. Yukarida anilan etnik unsurlarin dilleri de konusulmaktadir.

Din: Resmi din Islâm’dir. Irak halkinin % 97’si Müslümandir. Müslümanlarin % 57’si Sii – Caferi, % 43’ü Sünnidir. Sünnilerin çogunlugu Safiidir. Ancak Hanefîlerin orani da Safiilerin oranindan çok az degildir. % 2 oraninda hiristiyan vardir. Hiristiyanlarin üçte ikiye yakini ortodoks, üçte bire yakini katolik az bir kismi da protestandir. % 0.7 oraninda Yezidi, % 0.2 oraninda Sabii, çok az sayida da yahudi mevcuttur.

Cografi durumu: Bir Ön Asya (Ortadogu) ülkesi olan Irak, kuzeyden Türkiye, dogudan Iran, güneydogudan Basra Körfezi ve Kuveyt, güneyden Suudi Arabistan, batidan da Ürdün ve Suriye ile çevrilidir. Topraklarinin % 13’ü tarim alani, % 10’u otlak, % 4’ü orman ve çaliliktir. Bölgelere göre degisiklik arz eden bir iklimi vardir.

Yönetim sekli: Irak’ta tek partili bir siyasi sistem hâkimdir. 22 Eylül 1968’den buyana yürürlükte olan anayasa devletin en üst yöneticisi olan devlet baskanina oldukça genis yetkiler tanimaktadir. Hükümet devlet baskani tarafindan olusturulur ve baskan istedigi zaman hükümeti veya herhangi bir üyesini degistirme yetkisine sahiptir. 250 üyeli, sinirli birtakim yetkilere sahip parlamentosu bulunmaktadir. BM, IKÖ (Islâm Konferansi Örgütü), Arap Devletleri Birligi, OPEC (Petrol Ihraç Eden Ülkeler Teskilati), IMF (Uluslararasi Para Fonu), Islâm Kalkinma Bankasi gibi uluslararasi örgütlere üyedir.

Siyasi partiler: Irak’ta resmen taninmis olan tek siyasi parti Arap Sosyalist Baas Partisi’dir. Bu partinin savundugu Baas ideolojisinin kurucusu ve fikir babasi hiristiyan asilli Misel Eflak’tir. Bu ideoloji sosyalizm, laiklik ve Arap kavmiyetçiligi ilkeleri üzerine oturur. Baas ideolojisine göre Islam, Arap medeniyetinin bir ürünüdür.

Tarihi: Irak topraklarinin bir kismi Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamaninda Halid ibnu Velid (r.a.) komutasindaki Islâm ordusu tarafindan fethedildi. Irak’in tamaminin fethi ise ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamaninda gerçeklestirildi. Tarihte önemli birer ilmi ve ticari merkez rolü üstlenmis, günümüzde de Irak’in en önemli sehirlerinden olan Basra ve Kufe sehirleri Hz. Ömer (r.a.) zamaninda kurulmustur.

Hz. Ali (r.a.) zamaninda hilafet merkezi Medine’den Kufe’ye nakledildi. Hz. Ali (r.a.)’nin oglu Hz. Hüseyin de Kufe yakinlarindaki Kerbelâ’da sehid edildi.

Emeviler döneminde hilafet merkezi Sam (Dimesk)’di. Onlardan sonra gelen Abbasiler döneminde ise merkez Bagdat oldu. Abbasi halifelerinden Mu’tasim döneminde 835 yilinda hilafet merkezi Samarra sehrine tasindi ve 892 yilina kadar da burasi merkez olarak kaldi. 899 – 1030 yillari arasinda 131 yil süreyle Irak’in güneyinde kalan bölgelerde ve bazi Körfez bölgelerinde Karmatiler hüküm sürmüslerdir. Karmatiler, Fatimiler’e bagliydilar ve Siilerin asirilarindandilar. Karmatiler, Abbasileri ve Sii bir yönetim olan Buveyhileri uzun süre ugrastirmislardir. Abbasi hilafeti 892 yilinda yeniden Bagdat’a tasindi. Ancak eski topraklarin tümü üzerinde otorite saglayamadi. Zaman içinde Abbasilerin siyasi alandaki otoriteleri zayifladi ve siyasi otoriteyi Buveyhilere birakarak dini otoriteyi ellerinde tutmakla yetindiler. Buveyhilerin izledikleri kötü yönetim Irak’in çesitli bölgelerinde ayaklanmalara ve bazi bölgelerin merkezi idareden ayrilmasina yol açti.

1055’te Büyük Selçuklu hakanlarindan Tugrul Bey Bagdat’i ele geçirerek Buveyhi saltanatina son verip Abbasilerle isbirligi içine girdi. Bu tarihten sonra Abbasi hilafeti Selçuklularin destegiyle ayakta kalmaya devam etti. Ancak Irak topraklarinin tamami üzerinde otorite saglayamadi. Bazi bölgelerdeki yerel yönetimler yine varliklarini sürdürdüler. Öte yandan sonraki yillarda Abbasi hilafetiyle Irak’ta kurulan Selçuklu idaresi arasinda çesitli anlasmazliklar ve çarpismalar oldu. Önceleri Büyük Selçuklular’a bagli olan Irak Selçuklulari, Basra Körfezi çevresinde 1194 yilina kadar hâkimiyet sürdüler. Bu tarihte Irak Selçuklulari hâkimiyetine son veren Harezmsahlar bölgeye hâkim oldular.

Mogollarin 1258’de Bagdat basta olmak üzere Irak topraklarini isgal etmeleri üzerine Irak’taki Abbasi idaresi sona erdi. Mogol istilacilar Harezmsahlar’in saltanatina da son verdiler. Mogollar Bagdat’ta ve Irak’in genelinde büyük bir katliam ve yikim gerçeklestirdiler. Bundan sonra 3 yil 4 ay süreyle hilafet makami açik kaldi. Daha sonra Misir’da yönetimi elinde bulunduran Memlüklerden Baybars, 9 Haziran 1261’de Abbasi veliahti Ebu’l-Kasim Ahmedi’l-Mustansir bi’llah’i halife ilan etti. Böylece Abbasi hilafeti Kahire’de varligini sürdürdü. Mogollar Irak topraklari üzerindeki hâkimiyetlerini 1335’e kadar sürdürdüler.

1336’da Bagdat’i baskent edinerek Irak topraklarina hükmeden Celayirli hanedani kuruldu. Celayirli yönetiminin sürdügü sirada, 1393 ve 1401 yillarinda Timur ordulari iki kez Bagdat’i isgal ederek yagmaladilar.

Bagdat 1411’de Karakoyunlular’in eline geçti. Karakoyunlular saltanatlarini 1468’e kadar sürdürdüler. Onlardan sonra da Bagdat ve çevresine Akkoyunlular hükmettiler. 1508’de Bagdat’i ve Irak’in tamamina yakin bir kismini Safeviler ele geçirdiler ve 1534’e kadar buralar onlarin hâkimiyetinde kaldi. 1534’te ise Bagdat ve çevresini Osmanlilar ele geçirdiler. Osmanlilar, bundan bir süre sonra 1546’da, Basra bölgesinde de etkinlik gösterdiler. Ancak Basra 1699’da Osmanlilara baglandi. 17. yüzyilin baslarinda bir ara Safeviler yeniden Bagdat’i isgal ettilerse de Osmanli Devleti çok geçmeden geri aldi.

Ingilizler I. Dünya Savasi’nin patlak vermesiyle birlikte ilk önce Basra olmak üzere Irak topraklarini isgal etmeye basladilar. 1918’de Irak’in tamami Osmanlilar’dan ayrildi. Ingilizler 23 Agustos 1921’de Serif Hüseyin’in üçüncü oglu I. Faysal’i Irak krali yaptilar. (Ürdün’ün ilk krali Abdullah da Serif Hüseyin’in ikinci ogludur.) Kral Faysal Ingilizler tarafindan korunuyordu ve onlarin bu ülkedeki çikarlarini korumakla görevlendirilmisti. Kral Faysal’in yönetimi 8 Eylül 1933’e kadar sürdü. Yerine oglu Gazi kral oldu ve 4 Nisan 1939’a kadar kralligi sürdürdü. Bu tarihte Gazi’nin Ingilizler tarafindan gerçeklestirilen bir suikastla öldürülmesi üzerine 4 yasindaki oglu II. Faysal kral yapildi. Ancak yönetimi II. Faysal’dan vekaleten ayni hanedandan Abdulilâh ibnu Ali kral naibi olarak elinde tutuyordu.

15 Temmuz 1958’de saltanata son verildi ve genç kralla birlikte bütün hanedan üyeleri öldürüldü. Bu olaydan sonra ülkede krallik rejimine son verilerek cumhuriyet düzeni ilan edildi ve ilk devlet baskanligina General Abdülkerim Kâsim getirildi. Baslangiçta halkin destegini elde eden Abdülkerim Kâsim daha sonra genis çapli ayaklanmalarla karsi karsiya geldi. Baasçilar 9 Subat 1963 tarihinde gerçeklestirdikleri bir darbeyle Abdülkerim Kâsim’i görevden alarak öldürdüler. Bundan sonra devlet yönetimine Baas Partisi hâkim oldu ve devlet baskanligina da Albay Abdüsselâm Muhammed Arif getirildi. Daha sonra Baasçilar arasinda bazi anlasmazliklar ortaya çikti ve Abdüsselâm Arif bazi kisileri saf disi etti. Abdüsselâm Arif’in 14 Mayis 1966’da bir helikopter kazasinda ölmesi üzerine yerine kardesi Abdurrahman Muhammed Arif geçti. Onun döneminde ordu yönetimde önemli bir etkinlik kazandi. 17 Temmuz 1968’de de ordudaki Baasçilar Tümgeneral Ahmed Hasani’l-Bekr’in öncülügünde bir darbe gerçeklestirerek yönetimi ele geçirdiler. Bu devrimle birlikte gençliginden beri Baasçilar arasinda yer alan Saddam Hüseyin de yönetimde etkili bir konuma geldi.

Baslangiçta kendini el-Bekr’in destekçisi olarak gösteren Saddam zamanla Baas Partisi içindeki bütün muhalifleri saf disi etti. Bu hesaplasmada Baas’in ileri gelenlerinden birçogu öldürüldü. Saddam Hüseyin, 1976’da basbakanligi ve bazi önemli görevleri el-Bekr’den devraldi. 1979’da da devlet baskanligini üstlendi. Saddam önce kendi çalismalari ve kurmak istedigi diktatörlük rejimi açisindan tehlikeli gördügü kimseleri idam ettirmekle ise basladi. Ayaginin tozuyla bakanlardan ve yüksek rütbeli subaylardan olusan yirmi kisiyi idam ettirdi. Idamlar sonraki yillarda da devam etti. Saddam bununla da yetinmeyerek bazi suikast olaylarindan dolayi pek çok insani öldürdü. Saddam, Irak’taki Islami Hareket’i tamamen ortadan kaldirabilmek için elinden geleni yapti.

Irak bir sinir meselesini gündeme getirerek 22 Eylül 1980’de ABD’nin de tesvikiyle Iran’a karsi bir savasa giristi. 8 yil süren bu savasta toplam 1 milyon insan hayatini kaybetti. 200 milyari silaha verilmek üzere 420 milyar dolar maddi zarar meydana geldi.

Irak, Iran’a karsi savasinda kendisini sürekli destekleyen Kuveyt’e 1990 yili ortalarinda, tartismali bölgeden petrol çikarmak ve petrol fiyatlarini düsük tutmak suretiyle kendisini zarara ugrattigi gerekçesiyle bir ültimatom verdi. Arkasindan da 2 Agustos 1990’da bu ülkeyi tamamen isgal etti. Irak – Kuveyt krizinin baslangicinda olaylarin disinda görünen ABD isgal olayindan sonra Irak’a karsi cephe olusturmaya basladi. ABD savas hazirliklarini tamamladiktan sonra 15 Ocak 1991 tarihine kadar Kuveyt’ten çekilmemesi halinde Irak’a karsi savas açacagini açikladi. 17 Ocak 1991 gününün ilk saatlerinde de yanina aldigi sömürgeci güçlerle birlikte savasi fiilen baslatti. Irak kuvvetleri her türlü teknik imkâna sahip birlesik güçler karsisinda uzun süre dayanamadi ve teslim olmak zorunda kaldilar.

Körfez Savasi Irak’i tam bir kargasanin, otorite boslugunun ve ekonomik krizin içine itti. Savas zaten ülke ekonomisini önemli oranda yipratmisti. Buna ek olarak ABD güdümündeki Birlesmis Milletler örgütü bu ülkeye karsi bir ekonomik ambargo uygulamaya basladi. Otorite boslugundan yararlanan güneydeki bazi Sii gruplar yönetime karsi ayaklanma baslattilar. Irak Kürdistani olarak da adlandirilan Kuzey Irak bölgesi de büyük ölçüde Bagdat yönetiminin otoritesi disina çikti. Ancak bu bölgede merkezi bir yönetim olusturulamadi. Biri merkezi Süleymaniye’de olan Talabani yönetimi digeri de merkezi Erbil’de olan Barzani yönetimi olmak üzere iki ayri Kürt yönetimi ortaya çikti. Bu yönetimler kendi aralarinda zaman zaman iç çatismalara girdiler. Daha sonra bir ateskes saglandi ise de yönetimlerin birlestirilmesi konusunda herhangi bir ittifak saglanmis degildir.

Dis Irak’in aslinda bütün komsulariyla problemleri vardir. Kuveyt’i isgal ederken gerekçe olarak kullandigi sinir problemi Irak’in yillar önce ortaya atmis oldugu ancak Iran’la savasi dolayisiyla gündem disi tuttugu bir problemdi. Anlasmazliga yol açan bölge buralari bir süre isgalinde tutan Ingiltere’nin çekilirken, Irak’a mi Kuveyt’e mi ait oldugunu kesin sekilde belirlemeden, gerektiginde kullanilmak üzere problem olmasi için biraktigi bölgeydi. Irak, Körfez Savasi sonrasinda içine düstügü durum dolayisiyla Kuveyt’in tartismali bölge üzerindeki hâkimiyetine göz yumuyorsa da bu bölge üzerindeki hak iddiasindan vazgeçmis degildir.

1980’de Iran – Irak Savasi’na yol açan sinir problemi de eskidir. Bu problem aslinda 1975 Bagdat zirvesinde imzalanan bir anlasmayla sonuca baglanmisti. Ancak Iran’daki yönetim degisikligi üzerine Batili güçlerin tahrikleriyle Irak bu anlasmayi geçersiz saydi ve Iran’a saldirdi. Iki ülkenin 1988’de 598 sayili BM Güvenlik Konseyi kararini karsilikli olarak kabul etmesiyle Iran – Irak Savasi sona erdi. Ancak sinir problemi kesin bir çözüme kavusturulmus degildir.

Irak’la Türkiye arasinda Firat ve Dicle irmaklari sularinin kullanimi konusunda bazi anlasmazliklar ortaya çikti. Irak, Körfez Savasi sonrasinda içine düsmüs oldugu durum dolayisiyla bu meseleyi de gündem disi tutuyorsa da ileride bu konunun iki ülke arasinda herhangi bir probleme yol açip açmayacagi konusunda kesin bir sey söylenemez.

Her ikisi de Baas rejimiyle yönetilmesine ragmen Irak’la Suriye yillardan beridir anlasamamaktadir. Körfez Savasi’nda da Suriye, Irak’a karsi cephe içinde yer aldi. Bunun yani sira Irak da Suriye’deki rejime muhalif siyasi gruplara siyasi ve lojistik destek vermektedir. Son yillarda bu iki ülke arasinda kismen bir yumusama yasandiysa da problemler çözülmemistir ve husumet devam etmektedir.

Körfez Savasi, Irak’in, Iran karsisinda kendisini maddi yönden sürekli destekleyen Suudi Arabistan’la da arasinin açilmasina yol açti.

Irak’in en önemli dis meselesi ise belki, BM tarafindan sürekli uzatilan ekonomik ambargo uygulamasidir.

Iç problemleri: Kürt meselesi Irak’in çok eski bir meselesidir. Kürtlerin çogunlukta oldugu Kuzey Irak’in bagimsizligini isteyen birçok örgüt kurulmustur. Bunlarin içinde en çok isimleri duyulanlarsa Celal Talabani’nin liderligindeki Kürdistan Yurtsever Birligi’yle Mesud Barzani’nin liderligindeki Kürdistan Demokratik Birligi’dir. Irak’in Körfez Savasi sonrasinda içine düstügü durumdan cesaretlenen bu örgütler kuzeyde özerk bir yönetim olusturma çalismalari baslattilar. Bu örgütler amaçlarini gerçeklestirmek için 19 Mayis 1992’de etkin olduklari bölgede bir seçim gerçeklestirerek 105 üyeli bir Kürdistan parlamentosu olusturdular. Ardindan anilan iki örgütün koalisyon hükümeti niteliginde bir Kürdistan hükümeti olusturuldu. Ancak iki örgüt arasindaki ittifak uzun sürmedi ve çok geçmeden bu iki örgütün taraftarlari birbirlerine karsi silahli mücadeleye girdiler. Bütün bu gelismeler Irak Kürdistani’ni tam bir kargasanin, yönetim boslugunun ve belirsizligin içine itti.

Irak’ta yönetimin Siiler ve Türkmenler karsisinda izledigi politika da iç problemlere yol açmaktadir. Iran’da sah rejiminin sona ermesinden sonra Irak halkinin çogunlugunu olusturan Siilerin ileri gelenleri de Irak Islâm Inkilabi Yüksek Meclisi adli bir örgüt olusturarak yönetime karsi bir mücadele baslatmislardi. Körfez Savasi sonrasinda Güney Irak Siileri bir ayaklanma baslattilar. ABD de bu ayaklanma için gerekli sartlari olusturarak Irak kuvvetlerinin 36. paralelin güneyinde hareket etmelerini yasaklamisti. Türkmenler de çesitli örgütler etrafinda toplanarak yönetime karsi mücadele etmektedirler.

Islami Hareket: Baas Partisi’nin iktidari ele geçirmesinden sonra izlenen baski politikasi Irak’taki Islâmi faaliyetlere büyük darbe vurdu ve açiktan Islâmi faaliyette bulunulmasina imkân birakmadi. Uygulanan baski politikasi Islâmi düsünce sahibi pek çok insani da vatanini terk etmeye zorladi. Bununla birlikte insanlarin Islâmi yönden bilgilendirilmelerini ve suurlandirilmalarini amaçlayan gizli faaliyetler durmadi. Bu faaliyetleri yürüten cemaatlerin basinda da Müslüman Kardesler cemaatinin Irak kolu gelmektedir. Bu cemaatin faaliyetlerinin gençler arasinda basite alinamayacak bir etkisi oldu. Halkin çogunlugunu Kürtlerin olusturdugu Irak Kürdistani’nda faaliyet yürüten Irak Kürdistani Islâm Birligi adli örgütün mensuplari da Müslüman Kardesler çizgisindedirler. Bu örgüt egitime ve kültürel faaliyetlere agirlik vermekte bölgede hâkimiyeti ele geçirme mücadelesi veren gruplar arasindaki çatismalardan uzak durmaya çalismaktadir.

Irak Kürdistani’nda faaliyet yürüten bir diger Islâmi cemaat de Seyh Osman ibnu Abdilaziz’in kurdugu ve halen liderligini kardesi Seyh Ali ibnu Abdilaziz’in yaptigi Irak Kürdistani Islâmi Hareketi’dir. Bu hareket kismen Iran’a yakinligiyla bilinmektedir. 1994 baslarinda bu hareketin mensuplariyla Talabani’nin milisleri arasinda bazi çatismalar oldu. Bu örgütün merkezi ünlü katliama sahne olan Halepçe sehrinde bulunmaktadir.

Irak halkinin çogunlugunu olusturan Sii cemaat arasinda en etkili olan örgüt Irak Islâm Devrimi Yüksek Meclisi’dir. 1982’de kurulan ve liderligini Muhammed Bekr el-Hakim’in yaptigi bu meclis çalismalarini daha çok Iran’dan yürütmektedir.

Ekonomi: Irak, petrol rezervi bakimindan dünyanin en zengin ülkeleri arasinda yer alir. 1993’deki mevcut petrol rezervi 100 milyar varildi. Dogal gaz ve petrokimya bakimindan da zengindir. 1993’teki dogal gaz rezervi de 3 trilyon 100 milyar m3’tü. Petrol ve dogal gaz gelirlerinin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 12’dir. Uluslararasi ambargo Irak’in petrol, dogal gaz ve petrokimya üretimini önemli oranda etkilemistir.

Irak tarim yönünden de iyi durumdadir. Tarim ve hayvanciliktan elde edilen gelirin milli gelir içindeki payi % 20’dir. Tarim sektöründe çalisanlar tüm çalisan nüfusun % 12’sini olusturmaktadir. Ancak uluslararasi ambargo tarimi olumsuz yönde etkilemistir.

Para birimi: Irak Dinari

Kisi basina düsen milli gelir: Körfez Savasi öncesinde 1950 dolardi.

Sanayi: Irak’in sanayi kuruluslarinin basinda petrol aritma ve petrokimya tesisleri gelir. Bunun yani sira gida maddesi, mesrubat, sigara, tekstil ürünü, giyim esyasi, mobilya, kâgit, kimyasal madde, plastik, çimento, tugla ve diger insaat malzemeleri, toprak esya, madeni esya ve büro malzemeleri üreten sanayi kuruluslari bulunmaktadir. Imalat sanayisinin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 10’dur. Çalisan nüfusun yaklasik % 11’i sanayi sektöründe is görmektedir. Buna petrol tesislerinde çalisanlar da dahildir. Uluslararasi ambargodan diger sektörler gibi sanayi sektörü de büyük ölçüde olumsuz yönde etkilenmistir.

Alıntı

Suriye

Suriye

Suriye Hakkinda Genel Bilgiler
Resmi adi: Suriye Arap Cumhuriyeti

Baskenti: Sam (Dimesk)

Yüzölçümü: 185.180 km2

Nüfusu: 16.500.000 (1999 tahmini).

Etnik yapi: % 88 Arap, % 6 Kürt, % 2.8 Ermeni, % 1 Türk, % 1 Rum. Kalan nüfusu Süryâniler, Keldaniler, Nasturiler, Çerkezler ve Yahudiler olusturur.

Dil: Suriye’nin resmi dili Arapça’dir. Bunun yani sira Kürtçe, Türkçe gibi degisik etnik unsurlara ait diller de konusulmaktadir.

Din: Devletin resmi dini yoktur. Ancak halkin % 74’ü sünni Müslüman, % 11’i Nusayridir. Nusayriler ehli sünnet alimlerinin gulatu’s-si’a (Siilerin taskinlari) dedikleri firkalardan olan ve Hz. Ali (r.a.)’in ilâh olduguna inanan bir kitledir. Hiristiyan inancindaki teslise (üçlemeye) benzer bir inanç sistemleri vardir. Lazkiye bölgesinde çogunlugu olustururlar. Nüfusun % 3’ü Dürzidir ve es-Suveyde (Cebelu Duruz) bölgesinde yogundurlar. % 0.8 oraninda ismaili vardir. Nüfusun % 10’a yakin bir kismi da hiristiyandir. Binde bir oraninda da yahudi mevcuttur. Bunlarin yani sira az sayida da yezidi bulunmaktadir.

Cografi durumu: Bir Ön Asya ülkesi olan Suriye kuzeyden Türkiye, dogudan Irak, güneyden Ürdün, batidan Lübnan ve Akdeniz’le çevrilidir. Önemli akarsulari Firat, Asi ve Habur irmaklaridir. Su kaynaklari bakimindan zengin sayilir. Topraklarinin % 33’ü tarima elverislidir ve bu arazinin de % 10’u suludur.

Yönetim sekli: Suriye’de seklen çok partili ancak gerçekte Baas diktatörlügünü esas alan bir rejim hâkimdir. Ülke 14 Mart 1973’te yürürlüge giren anayasayla yönetilmektedir. Anayasa devlet baskanina genis yetkiler vermektedir. Anayasa ülkenin yönetim seklini “sosyalist halk demokrasisi” olarak niteler. Yasama yetkisi üyeleri seçimle belirlenen 250 üyeli bir parlamentoya verilmistir. Ancak iktidardaki Baas Partisi’nin sürekli parlamentoda ezici çogunluga sahip olmasi seçim sisteminin hileden uzak olmadigini ortaya koymaktadir. Suriye, BM, iKÖ (islâm Konferansi Örgütü), Arap Birligi, IMF (Uluslararasi Para Fonu), islâm Kalkinma Bankasi gibi uluslararasi örgütlere üyedir.

Tarihi: Bugünkü Suriye topraklari Hz. Ömer (r.a.) döneminde M. 634, 635 ve 636 yillarinda gerçeklestirilen seferlerde fethedildi. Sirasiyla Emeviler, Abbasiler, Misir hükümdarlari, Selçuklular ve Eyyübilerin yönetiminde kalan Suriye 1250 – 1303 yillari arasinda Mogol saldirilarina maruz kaldi. Ardindan Memlüklerin eline geçti. 1517’de de Yavuz Sultan Selim tarafindan Osmanli devletine katildi. 1831’de, Osmanlilara baskaldirarak Misir’da ayri bir yönetim kurmus olan Kavalali Mehmed Ali Pasa’nin eline geçti. 1840’ta gerçeklestirilen halk ayaklanmasindan sonra yeniden Osmanli devletine baglandi. 1920’de Fransizlar tarafindan isgal edildi. Halk bu isgale karsi çiktiysa da Fransizlar onbinlerce insanin canina kiyarak ve büyük sehirleri bombalayarak halk ayaklanmalarini bastirdilar. Ancak halkin isgal karsisindaki direnisi devam etti. Fransizlar 1943’te Suriye’den çekilmek ve 1 Ocak 1944’te de bu ülkenin bagimsizligini tanimak zorunda kaldilar. Ancak arkalarinda kendi elleriyle yetistirdikleri ve kurduklari sistemi ayakta tutacak bir bürokrat tabakasi biraktilar. Bu bürokrat tabaka Fransiz isgalcilerin de çesitli oyunlariyla bagimsizlik sonrasinda ülke yönetimini ele aldi. Suriye’nin bagimsizlik sonrasi ilk cumhurbaskani Türk asilli Sükri el-Kuvvetli’dir. el-Kuvvetli yönetimine 1949 darbesiyle son verildi. Bagimsizlik sonrasi Suriye bir darbeler ülkesi oldu. 1949, 1954, 1961, 1962, 1963, 1966 ve 1970 yillarinda birbirinden farkli darbeler gerçeklestirildi. 1949 darbesinden sonra Hüsni Zaim devlet baskanligini aldi. Ondan sonra sirasiyla Sâmi Hinnavi, Edib Çiçekli, Hâsim Bey el-Attasi ve Sükri el-Kuvvetli cumhurbaskanligi yaptilar. 1955-58 yillari arasinda Suriye ile Misir birleserek Birlesik Arap Cumhuriyeti’ni kurdular. Bu dönemde Birlesik Arap Cumhuriyeti’nin devlet baskani o zamanki Misir cumhurbaskani Cemal Abdünnasir oldu. Suriye – Misir birliginin bozulmasindan sonra Suriye cumhurbaskani Nazim el-Kudsi oldu. 1963’te General Hafiz el-Emin’in öncülügünde gerçeklestirilen darbe Baas Partisi’nin iktidari ele almasini sagladi. 1966’da gerçeklestirilen darbe ise Baas’in bagimsiz askeri kanadi için bir zafer oldu. Bu darbeden sonra ülke yönetimini Nuruddin el-Attasi aldi. 1967 Arap – israil Savasi esnasinda Suriye’nin hava kuvvetleri komutani ve savunma bakani olan nusayri asilli Hafiz Esed 1968’de bir darbe tesebbüsünde bulundu ama basarili olamadi. Ancak Esed 23 Kasim 1970’te gerçeklestirdigi darbeyle yönetimi ele aldi. Bu darbeden sonra Baas Partisi içindeki nusayriler digerlerini tasfiye etmeye basladilar. Ülke 1970’ten buyana Hafiz Esed’in yönetimi altindadir. Yönetime gelmesinden sonra Sovyetler Birligi’yle siki bir dostluk iliskisi içine giren Esed, dagilmasina kadar Sovyetler’den sürekli destek görmüstür. Esed, izledigi politikada ABD ve Bati’nin çikarlarini gözetmeyi de ihmal etmedi. Onun ABD’deki yahudi teskilatlariyla gizli iliskiler içinde olduguna dair bir belge Sudan’da çikan Kabas gazetesinin 1 Temmuz 1988 tarihli sayisinda yayinlandi.

syr2.jpg (9785 Byte)

Suriye’de baasçilarin yönetimi ele geçirmeleriyle birlikte Müslümanlar üzerinde agir bir zulüm ve baski dönemi basladi. Esed bu zulüm ve baskiyi daha da artirdi. Onun döneminde çok sayida Müslüman zindanlara doldurularak her türlü iskenceye maruz birakildi

Esed’in gerçeklestirdigi en büyük cinayetlerden biri Hama katliamidir. Hama islami hareketin en güçlü oldugu sehirlerden biridir. Bu özelligi dolayisiyla bu sehir 1982’de büyük bir katliama sahit oldu. Esed’in kardesi ve zamanin genelkurmay baskani Rif’at Esed, Subat 1982’de bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldiri düzenledi. Saldiriya katilmak istemeyen askerlerin çogu aninda idam edildiler. Bazilari da Müslümanlarin tarafina geçtiler. Birkaç gün devam eden Hama katliaminda yaklasik kirk bin Müslüman sehit oldu. Sehir adeta bir harabeye döndü.

Dis problemleri: Filistin topraklarini isgali altinda tutan israil, 1967 savasinda Suriye’nin Golan tepelerini de isgal etmistir. Suriye’nin israil’le bu isgalden kaynaklanan bir problemi bulunmaktadir. Suriye Golan tepelerini israil’den geri istiyor. Suriye’nin Türkiye’yle olan anlasmazliginin eksenini Hatay konusu olusturmaktadir. Suriye bu sehir üzerinde hak iddia ediyor. Suriye’nin Türkiye’yle olan bir diger problemi de Güneydogu Anadolu Projesi’nden kaynaklanmaktadir. Bu projenin uygulamaya konmasiyla birlikte Suriye kendi topraklarini besleyen su kaynaklarinin azalacagi iddiasiyla su meselesini gündeme getirdi.

iç problemleri: Suriye’nin en önemli iç sorunu ülkedeki islâmi cemaatlere yönelik baskidan kaynaklanmaktadir. Bu baski dolayisiyla zaman zaman yönetimle islâmi cemaat mensuplari arasinda silahli çatismalar da oluyor. Bir diger sorun ülkedeki Baas diktatörlügü yüzünden muhalif güçlerin çalismalarini yer altina kaydirmalarindan kaynaklanan sorundur.

islami Hareket: Suriye islâmi yönden oldukça zengin bir mirasa sahiptir. Geçmiste bu topraklarda pek çok Müslüman ilim adami yetismis ve ortaya koyduklari ilmi çalismalarla islâm dünyasina isik saçmislardir. Suriye’de islâm’in rejime karsi mücadelesi 1941’de Dr. Mustafa es-Sibai’yle basladi. Sibai’nin Müslüman Kardesler cemaatinin kurucusu Hasan el-Benna ile çok yakin iliskileri oldu ve kendisi de bu cemaatin Suriye kolunu olusturdu. Suriye’de Müslüman Kardesler cemaati olusturulmadan önce islâmi faaliyetler çesitli sosyal yardimlasma cemiyetleri vasitasiyla sürdürülüyordu. Dr. Sibai 1945 ve 1946 yillarinda yürüttügü faaliyetlerle bu cemiyetleri Müslüman Kardesler çatisi altinda topladi. Suriye’deki Müslüman Kardesler’in su anki genel murakibi Muhammed Ebu’n-Nasr el-Beyanuni’dir

Bugün Suriye’deki islâmi mücadeleyi sürdüren cemaatlerin en büyügü Müslüman Kardesler cemaatidir. Bunun yani sira selefiler de etkili durumdadirlar. Ancak selefiler siyasi ve devlete yönelik çalismalardan çok itikadi ve ameli konulara agirlik vermektedirler.

Suriye yönetimi islâmi Hareket’e agir bir baski uygulamaktadir. Bu baski dolayisiyla çok sayida Müslüman vatanini terk etmek zorunda kalmistir. Sadece Suudi Arabistan’da mülteci olarak yasayan Suriyeli sayisi bir milyonu bulmaktadir. Suriye rejimi Müslüman Kardesler’den oldugu belirlenenlerin idamini gerektiren bir de kanun çikardi ve bu kanun halen yürürlüktedir.

Ekonomi: Suriye ekonomisi daha çok tarim ve hayvanciliga dayanir. Tarim ürünlerinden elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasiladaki payi % 27’dir. Çalisan nüfusun % 26’si tarim alaninda is görmektedir. Suriye ekonomisine önemli oranda katkisi olan petrol daha çok ABD sirketleri tarafindan çikarilmaktadir. Dogal gazin da ülke ekonomisine katkisi vardir. Petrol ve dogal gazin GSYH’daki payi % 14 oranindadir. Ayrica fosfat, demir, asfaltit gibi madenler de çikarilmaktadir.

Sanayi: Suriye’de hafif sanayinin bazi kollari gelistirilmistir. En yaygin sanayi kollari sunlardir: Tekstil, konfeksiyon, deri islemeciligi (bu üç sektördeki sanayi kuruluslari tüm sanayinin % 30’unu olusturur), seker, gida, mesrubat ve sigara üretimi (bu sektörlerle ilgili kuruluslar sanayinin % 24’ünü olusturur), agaç isleri, mobilya, kâgit, kimyasal maddeler ve boya, dayanikli tüketim maddeleri, çimento ve diger insaat malzemeleri, madeni ve toprak esya, mekanik makine, büro malzemeleri ve elektrik malzemeleri imalati. Sanayinin GSYH’daki payi % 6’dir. Çalisan nüfusun yaklasik % 14’ü sanayi sektöründe is görmektedir.